برای مشاهده اندازه واقعی بر روی تصویر کلیک کنید
برای مشاهده اندازه واقعی بر روی تصویر کلیک کنید
HER İLERLEME VE KURTULUŞUN ANASI ÖZGÜRLÜKTÜR
İnsanlığın geleceği güzel olsun diye ‘ÇALIŞMANIN’’ bireysel mutluluğun kaynağı olduğu bilinci ile karanlığı, yakarken katkıda bulunmayı sürdüren, yarı yolda bırakmayı akıllarından bile geçirmeyen yurdumuzdaki ve tüm dünyadaki özgür, aydın, insanlara SELAM olsun.
Demokratik, laik ve özgür düşüncelere SELAM olsun .
İranda; laik ve demokratik bir cumhuriyet yolunda şehit düşen tüm kahraman devrimcilere selam olsun.
Şu anda; iran zindanlarından işkence gören ve cellatlerın yüzüne tüküren kahraman sosyalist ve devrimcilere SELAM olsun.
28 yıl sonra bir öğle üzeri bir yerde olmalıyım.Bir deniz; bir ırmak kenarında; belki defne ağaçlarının altında; zakkum çiçeklerinin tam ortasında.
Göğün öğle vaktindaki yıldızlarını görmeliyim topraksı bir uykunun içine girmeden önce güneş kabaklarıyla oynamalıyım.
Ak bir rüzgar esmeli Hazar’dan yada zayenderud’dan; Hazar denizinin sahillerinde dolaşmalıyım. Siyahkel’de , türkmensahrada, merivan’da; senendiç;de ; kırmanşah’da takbostan’da suda yüzen ördeklere ekmek atmalıyım.
Büyük bir acı yaşanıyor benim ülkemde ve HERKES susuyor.
Düşler kuruyorum bazen bir kuş uçuşu.İran’a gidiyorum bir akşamüstü,tek başıma dolaşıyorum.Kırmanşah’da rejim tarafından idam edilen Mücteba Türkkaşvend,Viktoria Devletşahi,Sait Hakiki,öğretmen Gürci Beyani ve Susengül Ensari ile dertleşiyorum.Ve akan kanları hala kurumamış.Tahran da ‘Evin’ zindanının yüksek duvarlarının üzerinde uçuyorum.Geçmişten bu yana tüm kahraman siyasi mahkumlarla konuşuyorum.
79_80 li yıllara uçuyorum.O dönemde liberaller ve mollalar el ele verdiler,binlerce laik ,özgürlük ve demokrasi yandaşı insanları kurşuna dizdiler.
Ama şimdi görüyorum ki O liberaller eski elbiselerini çıkarmış, yani bir elbiseyle özgürlük ve demokrasiden bahsediyorlar(!)
Sizlere bu mektubu yazmamın nedeni; ortadoğudaki “Ilımlı islam ve demokrasi” ile ilgili tartışmalardır. Ilımlı islamla ilgili kafamızda çok soru işaret
Var. Belkide kendimize soruyoruz acaba dinle yönetilen devletlerde demokrasi ola bilirmi ?
Dinle yönetilen devletlerde demokrasi ve özgürlüğün ilkeleri geçerli olurmu?
İşte bu soruların cevapları:
1979 yılından bu yana ve berlin duvarının yıkılışı, sovyetler birliğinin çöküşünün arkasında, dünya ve ortadoğdaki ülkeleri demokrasi ve Ilımlı islam adına harekete geçiren metafizik akımlar görmekteyiz.
İran halkı 28 yıldır bu metafizik akımların egemenliği altında ve bu kaosun içerisinde yaşamaktadır. Yeni bir yüzyılın başındayız ve bu kaos gittikçe yayılmaktadır.
Ortadoğu halkları için ılımlı islam ve demokrasi adına karanlık bir senaryo hazırlamışlar. Bu karanlık senaryonun arkasında emperyalizm ve kapitalizm var.
Bu karanlık senaryonun adı: ILIMLI İSLAM’ dır.
NASIL?
O zaman konuya girelim..
1979 yılında Humeyni Tahran havaalanına indiği zaman bir basın toplantısı düzenledi; Bu basın toplantısının ana taması özgürlük ve demokrasi üzerine idi ve şöyle söyledi : Şah gitti ve demokrasi geldi bundan böyle İran” da demokrasi ve özgürlük hukukun temelidir; Tüm siyasi partiler , dernekler, sendikalar, düşüncelerini özgürce ifade edebillirler, biz “CEMAATİ REVHANİYET” iz“Molların cemaati” ve bizler islami – demokratik bir Cumhuriyet kurmayı düşünüyoruz. Bu Cumhuriyet’te herkes özgürdür. Ve bundan da kimsenin şüphesi olmasın..
Humeyni ve diğer mollalar ilerici din adamları ve demokrasi adı altında 1980 yılına kadar gerçek yüzlerini sakladılar. 1980 yılında hümeyni tüm yargı atamalarını yaptı ve akabinde islam kültür devrimi (inkilabı farhangi ) paketini kabul etti. İran’da artık başka kültür yoktu. Hümeyni ve beraberindekiler alıştıra alıştıra geldiler ve büyük bir taviz kopardılar’ aldıkları tavizi sanki yıllardır uyguluyorlarmış gibi doğal karşıladılar. Hep yeni tavizler peşinde koştular. Bir süre sonra halk itiraz etmeyi unutur hale geldi, artık sağcı,solcu,milliyetçi yoktu. Sadece iyi müslüman—kötü müslüman vardı ve bunun ölçüsünüde mollalar koyuyordu....
Halk uyandı ama çok geç olmuştu’ humeyni vaad ettiği tüm özgürlükleri ve demokrasiyi unuttu. Özgürlük,laiklik ve demokrasiyi savunan aydın devrimcileri “Allah’ın düşmanları” ilan etti. Ve bunların kanlarının akıtılmasının mübah olduğunu açık ve net bir şekilde ilan ettikten sonra binlerce aydın kadın ve erkeği tutukladı.İşkence etti ve akabinde kurşuna dizdiler....
Humeyni ve diğer mollalar iran devriminden sonra yasal yollardan
Ve demokratik süreçleri kulanarak iktidara geldiler. Hitler ve Mussolini’de yasal yollardan ve demokratik süreçleri kullanarak iktidara gelmişlerdi ama ilk yaptıkları şey demokrasiyi yıkmak oldu.
Düşünce ve inanç özgürlüğü, insan hakları içinde önem taşıyan özgürlüklerdendir. Laikliği kabul etmeyen dine bağlı devlet düzeninde gerçek anlamda düşünce ve inanç özgürlüğü olamaz,demokrasi olamaz.Çünkü düşünce özgürlüğü düşündüğünü söylemek,savunmak ve düşüncesini yaşama geçirmek için çaba göstermeyi de içerir.
Demokrasilerde sorunların çözümü,farklı düşüncelerin karşı karşıya gelmesiyle tartışa tartışa oluşturulur.Oysa dine bağlı bir devlette ‘TEK DOĞRU’vardır.hatta o tek doğru nun sadece ‘TEK YORUMU’ geçerlidir.
Örneğin;İran’da ‘VELAYETİ FAKİH’’DİNİ REHBER’ tepeden hükümlerini sürdürüyor.Tüm yasalar ve kanunlar dini rehber tarafından yorumlanır.
İran;da mollalar farklı düşünceye sahip insanların kafalarını kesiyorlar.Ancak kendi ideolojilerini paylaşanlara, savunanlara seçimlerde seçme hakkı tanıyorlar.
Suudi Arabistan,da ise ülkenin yöntemi babadan oğula geçecek şekilde
zaten tanrının belirlemiş olduğu var sayılıyor. Böyle bir yönetim biçimi genellikle bir azınlık diktatörlüğüdür
Demokrası tarihine bakılınca (Aydınlanmak—laiklik—özgürlük)
üzerine gelişmede kimi zaman değişik sosyal güçlerin beklenmedik olumlu
işlevler üstlendiği görülür.
Dediği dedik, öttürdüğü düdük, tek başına egemen gücünü kiliseden
alan bir kralın bile aydınlanmaya dönük durduğunun tarih baba kitabını
yazmıştır .
Örnekmi?
Ünlü deli petro! Deli lakabı takılan Rus çarı’na “büyük petro”da denir
18. yüzyılın ilk yarısında rusya’nın “aydınlanma”tarihinde tepeden inme
yöntemlerle büyük katkılarda bulunan petro’ya dindarlar ve papazlar ne diyorlardı: DECCAL(!)
Petro’nun kilise gericiliğinin geçerli olduğu topluma akıl ve bilim aşılamak için yapmadığı şey kalmamıştır.
Toplumsal tabana direnirken, geleneklerin—göreneklerin—kültürün hızla batılılaşması yolunda çarlık gücünü kullanan petro büyük çapta başarı
kazandı ...
18.yüzyıldan bir çarpıcı örnek daha, Germen imparatoru “2. Joseph”
ülkesinde aydınlanma devriminden esinlenerek büyük bir din reformuna girişen
JOSEPH halkın direnmesine karşın serflik (kölelik) düzenini kaldırmaya çalıştı.
Köylülerin koşullarını iyileştirdi, çalışma özgürlüğünü getirdi, soyluların vergilerini artırdı, medeni nikahı topluma kabul ettirdi.
Bütün bunların “Aydın despotluğu sayıldı.2. Joseph papazların, vaazlarının yetkili makamların denetiminden geçirildikten sonra verilmesini ön gördü...
JOSEPH soylu bir imparatordu, ama kendi sınıfına karşı çıktı...
Batı ülkeleri; ancak din temeline dayalı devlet anlayışından uzaklaşıldıktan, Laikliği kabul ettikten sonra demokratikleşebilmişlerdir. Ve insan haklarına dayalı yönetim biçimleri oluşturabilmişlerdir.
Laik bir devlette;devlet yurttaşları arasında dinlerine,inançlarına göre bir ayrım gözetilmez.Hangi dinden,hangi mezhepten olursa olsunlar bütün yurttaşlarına aynı yasalar uygulanır.Laik bir devlette ülkeyi yönetme yetkisi din adamlarında ya da din adına konuşma yetkisine sahip bulunanlarda olmaz.Olduğu zaman o devlet laik değildir.
İnsanlar arasında ırklarına,cinsiyetlerine,dinlerine göre ayrım yapılmaması insan haklarının en önemli ilkelerindendir.Oysa laikliği kabul etmemiş olan devletlerde farklı inançtan ve bazende farklı cinsten olanlara farklı kurallar uygulanır.
Bugün İran’da islam dininin doğduğu dönemin koşullarında yani ilkel_çağdışı_engizasyona bağlı yasalar uygulanır.İslamın kurallarına göre mirasta kadının payı erkeğinkinin yarısı kadardır.Yargının önünde iki kadının tanıklığı,bir erkeğin tanıklığına eşittir.Erkekler dört kadınla evlenebilme hakkına sahiptir.Ve istediği anda kadını boşayabilmektedir.
Bugün İran’da saçının bir telini gösteren kadına 100 ‘KIRBAÇ’ vurulmaktadır.Dudağını boyayan kadının dudakları jiletle kesilmektedir.Şeriat sistemine ve islami kurallara aykırı kılık_kıyafet giyen gençleri teşhir etmek için,boynuna tuvalet ibrikleri asıp eşeklerin üzerinde gezdirilmektedir.
Cezalar suç işleyenin erkek ya da kadın oluşuna göre değişmektedir.İran İslam Cumhuriyeti’nin kurucusu humeyni bir konuşmasında şöyle diyordu;
-Gençler sinemaya gide gide alışırlar ve doğru yoldan saparlar.Müzikte belli etmeden adamı baştan çıkarır.Müzik insanın beynini uyuşturur,silin atın müziği beyninizden.
Bazı islam ülkelerinde erkek,karısı ve kızlarının yerine oy kullanabiliyor.Moritanya’da zina yaptıkları öne sürülen kadınlar ailenin erkekleri tarafından öldürülebiliyor.
İran’da zina yaptıkları öne sürülen kadınlara yargı kararıyla ‘RECM’
Cezası verilmektedir.
İslam dini sadece din işlerini değil,devlet işlerini ve özel hukuk alanlarını da içermektedir.Öyleyse din tarafından yönetilen devletlerde LAİKLİK ve DEMOKRASİ olmaz.Zira din temelinde ‘TEK DOĞRU’yu savunmaktadır.
Humeyni 1980 yılında İslam Kültür Devriminin paketini kabul ettikten sonra şöyle diyordu;
-Laiklik dinsizliktir ve hayvani bir yaşam biçimidir.
Cezair İslami Selamet cephesinin bir yetkilisi de açıkca ‘LAİKLİK ve DEMOKRASİ’ dinsizliktir diyebiliyor.
Böyle bir çerçevede elbetteki islamiyette ve diğer tüm dinlerde özgürlüğün demokrasinin yer almaması doğaldır.Din ile LAİKLİK ve DEMOKRASİ asla ve asla bağdaşmaz.İran da ve diğer tüm islami devletlerde yaşanan kaos canlı örneğidir.
İran da mollalar ve kökten dinci tarikatlar ne için bu kadar laikliğe ve demokrasiye karşı çıkıyorlar?Bu sorunun yanıtı aslında çok açık:Metafiziği temsil eden mollalar ve tarikatlar,özgür,laik bir sistemi istemiyorlar.Bu metafizik akımlar,özgürlük ve laiklik yerine başkalarınında kendileri gibi davranıp,düşünmeye zorlanmasını istiyorlar.Bu metafizik akımlar o düzeni bir kez kurduktan sonra değiştirilmesine izin vermemeyi’doğal’sayıyorlar.
Bugün İran’da ve Suudi Arabistan’da içki YASAK,uyuşturucu YASAK,fuhuş YASAK ama her tezgahın altında viski var.100 $ bastırınca şişeniz hazır,uyuşturucunun cezası İDAM ama bütün veriler örneğin;esrar kullanımının A.B.D’den daha yaygın olduğunu gösteriyor.Şeyhlerin ve mollaların çocukları uyuşturucu ile yakalandıklarında idare ediliyorlar.Porno kasetleri inanılmayacak kadar yaygın.
Suudi Arabistan’da fuhuş KABE’nin yanıbaşında ve aleni yapılıyor.Ayrıca yine bu ülkede;Endonezyalı,Malezyalı hizmetçisini bir haftalığına Suudi arabistan’a dışarıdan gelen misafirlerine(işadamlarına)ikram eden işadamları var.
Namaz dayakla,oruç dayakla,sol eli ile yemek yemek yasak ama çatal yerine sağ elini kullanmak ve yemek bitince de elini üzerine sürerek temizlemek ‘serbest’.Çişini duvar kenarına yapmak serbest,namaz saatlerinde sokaklarda dolaşanlara DİNİ POLİS tarafından dayakla oracıkta namaz kıldırılıyor.Namaz saatlerinde bütün kepenkler iniyor ama kepengini indiren esnafın kimisi camiye giderken kimisi de dükkan içinde uyuyor.
Suudi Arabistan ve diğer islami ülkelerde kadınların hepsi çarşaflı.Ancak gözlerini ve ayaklarını görebiliyorsunuz.Daha fazlasını istiyorsanız yurtdışına çıkmalarını beklemek zorundasınız.Yabancı hava yollarının uçakları havalanır havalanmaz,uçağın tuvaletinin önünde uzun bir çarşaflı kadın kuyruğu!Çarşaflı giren başı açık ve kısa etekle çıkıyor.
Dine dayalı bir yönetimde ‘din’kendini devlet otoritesinin üzerinde görür.
Ve dinle yönetilen ülkelerde ‘Allah’ın otoritesi devleti yönetiyor.Eğer Allah’ın otoritesini,devlet otoritesinin üzerinde görürseniz o zaman demokrasi biter.
Bütün dinlerde kadınlar üzerindeki baskı büyüktür.Ayrıca dinler çağdaş kurallara hiçbir şekilde uymayan bir yaşam biçimine dikkat eder.
Günün birinde ‘EGEMENLİK’ kayıtsız şartsız Allah’ındır denildiği bir yerde demokrasi ve özgürlük bitmiş demektir.Örnek mi?
1979_1980 yılında referandumdan sonra humeyni şöyle dedi;
Bundan sonra İran’da ‘egemenlik kayıtsız şartsız Allah’ındır.’ve o günden itibaren İran’da demokrasi ve özgürlük kalmadı.O günden itibaren İran halkının karanlık ve acı dolu günleri başladı.Ve hala devam etmektedir.
İran’da yürürlükte olan irticai islami rejim halk için sadece işkence,zindan,savaş,açlık,adaletsizlik ve ortaçağdan geri kalan kanunları armağan getirdi.
28 yıldır bu karanlık ve diktatör rejim adil düzen ve din adına sadece tüccarlara,sermayedarlara ve kökten dinci bezarganlara hizmet vermektedir.
Yoksullar daha yoksul,zenginler daha da zengin oldular.
1979 yılında İran’da monarşinin/şahlık sisteminin yıkılması,mollaların yönetime el koymasından bu yana ortadoğu da dinin ve vahiyin,akla ve bilime karşı ‘tarikat kültürü’yaşam biçimi olarak yaygınlaşmaktadır.Ortadoğu’da akıl ve bilimi,dinin denetimi altına sokmayı,fizik,kimya,zooloji,biyoloji gibi müsbet bilimleri olduğu gibi sosyoloji,antropoloji gibi beşeri ilimleri de şeriat süzgecinden süzülerek alınması gerektiği kuran adına ileri sürmektedir.
Ortadoğu’da tarikatlar,islami partiler dinci kadroların medyayı kuşattıklarını görüyoruz.Ortadoğu’da tarikatlar,kökten dinci akımlar özgür ve laik düşünceye sahip insanları boğazlıyorlar.Ortadoğu’da metafizik akımlar toplumu yoksullaştırıyorlar.Sadaka ile yaşayan bir toplum haline dönüştürüyorlar.Bu metafizik akımlar,yaşam biçimini tarikatlaştırıp birey’biat’
Eden kul haline dönüştürüyorlar.
Din ideolojileri benimsemiş partiler,kadrolar ve hükümetler ortadoğuyu yönetmeye başlamış.Bu metafizik akımlar ılımlı islam bayrağını eline alarak ortadoğu da demokrasi adına cirit atıyorlar.Bazı liberaller ve reformistler de zil takıp şıkır şıkır oynuyorlar.
Ama 2 sorun var;
Birinci sorun;ılımlı islam batıya yakınlaşmak değil batıdan uzaklaşmak anlamına geliyor ve ortadoğu gittikçe batıdan uzaklaşmaya başlamıştır.Ve bu fantezi sadece ortadoğudaki halkları kandırmak için tezgahlanmıştır.Göreceğiz ki batı doğu arasındaki bu fantezi sona erecektir.
İkinci sorun;bazı ortadoğu ülkelerini yakından ilgilendiriyor.Mısır’da faaliyet gösteren müslüman kardeşler örgütünün bir temsilcisi şöyle diyor;
-Acaba biz de demokratik yollardan iktidara gelebilirmiyiz?
diye düşünerek ortadoğudaki gelişmeleri ilgi ile izliyor.Gelebileceklerine ikna olurlarsa herhalde silahlı mücadeleyi bırakacaklar.
Bu çerçeve içeresinde bakarak ortadoğudaki ılımlı islam ve demokrasinin
tartışmasına İran’ı örnek alarak son noktayı koymalıyız, zira siyasal islamın tartıştığı nihai hedef değil; oraya gidiş yöntemi bir başka şeriat düzeni kurularak
ama kanlımı olacak kansızmı? Pasif devrimlemi olacak yoksa olağan devrimlemi?Ama nihai hedef her iki yol içinde islami bir rejim oluşturmak...
Ortadoğu; bu gün içinde bulunduğu “büyük aldatmaca”nın da farkında
olmalıdır. Ortaya sürülen sahte oyun şudur, sorun bir yanda değişmeden yana
olmayanlar ortadoğunun kapalı kalmasını savunanlar, tutucular, hantal devlet
yapısından yana olanlar, özgürlüklerin gelişmesini istemeyenler, onların
karşısında da değişmeden demokratikleşmeden yana olanlar (varmış gibi)
ortaya konuyor ve bu oyunun arkasında metafizik akımlar ve bu metafizik akımların büyük destekçisi vahşi kapitalizm cirit atmaktadır.
Ortadoğudaki gelişmeler ve metafizik akımlar batı için bir sorun olmayabilir. Suudi rejimi ile yaşadıktan sonra başkanlık sistemi ile yönetilen
İslami bir “hakikat” rejimi ve “juris prudense” altındaki bir ülke ile de yaşayabilir. Peki ya biz? Biz yaşayabilir miyiz?
Ortadoğudaki ılımlı islam ve islami partiler ve kadroları, destekleyen liberaller,reformist ve reviziyonist solcular bakalım bu demir leblebiyi nasıl
hazmedecekler?Ben kendi hesabıma göre “AZİZ NESİN”in”AH BİZ EŞEKLE-R”öyküsündeki eşek gibi “DEĞİL DEĞİLDİR”demeye devam edecekler,diye
düşünüyorum ta ki sonunda gelişmeler onların yaşam alanlarını’ da karartmaya
başlayana kadar. O zaman da çok geç olacak, bu konuda yeniden İran’ı örnek
vereceğim..
1979 yılında bizim liberallar “Abbulhasan Benisadr” “Mehdi Bazergan” solcu revizyonistler “tudeh partisi” gibi humeyni ve diğer mollaları desteklediler ve devrimci, laik düşünceyi savunan insanların karşısında yer aldılar. Humeyni ve diğer mollalara destek verenlerin başlarına neler geldi?
1980,de humeyni yargı atamalarını yaptıktan sonra ve islami kültür devrim paketini kabul ettikten sonra, liberaller ve revizyonist solcuların çoğunu
tutukladı ve hatta bazıları idam oldular, bazıları da kıçlarını zar zor kurtardılar ve şu anda avrupa ülkelerinde yaşamaktalar. Bu örnek ortadoğudaki tüm insanlara ve özellikle aydınlara, devrimcilere ibret olmalı....
Uluslararası AF örgütü 1961,de birleşmiş milletler tarafından ilan edildi, uluslararası AF örgütü yayınladığı bir bildiri vasıtasıyla şöyle diyor: “bütün dünyadaki fikir ve görüşlerinden dolayı hapsedilmiş insanların hemen serbest bırakılmalarını istemiştir”.Ama 1979 yılından itibaren iki milyona yakın insan
düşünce ve görüşlerinden dolayı İran’da islami rejim tarafından işkence gördüler ve akabinde idam oldular. Bu vahşet ve engizasyon İran,da hala devam
etmektedir.
2007 yılındaki rakamlara göre İran,da 200 kişiye yakın insan idam edildiğini ve binlerce insanın tutuklandığını, bu tutukluların arasında gazeteci Adnan HASANPUR, Hiva BUTİMAR,ve kadın hakları savunucuları Mahbube ABBASGOLİZADE ve gazeteci yazar Şadi SADR bulunmaktadır.
İran,daki zindanlarda tutukluların işkence ve idamları, insan hakları savunucularının yok edilmesi hepsi dinin temelinde demokrasi ve özgürlük olmadığını ve tüm dinlerin demokrasi ve özgürlükle bağdaşmadığının kanıtıdır.
Bugün İran’da daha doğrusu orta doğuda milyonlarca insanın sefaletle başbaşa yaşarken, milyonlarcasının da sarmaş dolaş olduğu bir dönemdeyiz.
Bu sefalet ve adaletsizliğe son vermek için farklı bir gelecek kurmak gerek. Onu kurmak da bizim ellerimizde.
“M.Gandhi”şöyle diyor, eğer dünyayı değiştirmek istiyorsak, değişimi önce kendimizden başlatmalıyız.
Akla karşı akımların salgınına uğramış bir İran bir ortadoğunun aydınları üzerinde önemle durması gereken bir konudur bu yöntem sorunu.
Akla karşı metafiziğe dahası dinsel metafiziğe sığınıp toplumda mesaj
verenlerin cirit attığı bir ortamda sığınacağımız tek kale “ELEŞTİREL VE DİYALİKTİK” aklın kalesidir ve onun silahlarıdır...
Fikirlerimizi, davranışlarımızı gözden geçirmeli, yeni bir gözlük takmalıyız, yolumuzun üstündeki molozları temizlemeli, büyük insanlığı da
katmalıyız. Örneğin “insan hakları” gibi anlamlı başlangıçlara sahibiz, onları
genişletmeli, güçlendirmeliyiz.Bu bize bağlı...
Bütün bunlara umutlarımızın gergefinde dokunmak kalıyor ..
Umutsuz yaşayamayız çünkü...........
İran’da insan haklarını genişletmek güçlendirip yaymak, uluslararası insan hakları ve AF örgütü aydın ve devrimci insanların desteği ile olacaktır ..
Ulusalarası insan hakları ve AF örgütü İran’daki aydın, devrimci ve özgür
insanlara destek vermesi, yürürlükteki karanlık ve çağdışı islami rejime baskı uygulaması gerekmektedir
Çünkü İran halkı mollalara ve tarikatlara mahkum değildir............
LAİK,DEMOKRATİK VE ÖZGÜR BİR İRAN UMUDUYLA.............
17/09/2007
Nina İRAN
İki gerici kutüp
11 Eylül’deki insanlığa karşı korkunç terörist cinayet ve Amerika’daki binlerce savunmasız insanın öldürülmesi dünyayı çağdaş tarihinin en karanlık ve en kanlı dönemlerinden birinin eşiğine sürükledi. Amerikan egemen kesiminin terörizme karşı dünya savaşı olarak adlandırdığı şey gerçekte dünyanın teröristlerin dünya savaşında yeni ve yıkıcı bir döneme girmesidir.Bu insanlık karşıtı çekişmenin iki yanında kanlı damgalarını dünyamızın son iki kuşak insanlarının yaşamlarına basmış olan uluslararası terörizmin iki ana ordusu yer almaktadır. Bir tarafta uluslararası devlet terörizminin, korku ve baskının ve haraç almanın en büyük makinası durmaktadır. Bu makina insanlara karşı nükleer silah kullanan ve Hiroşima ile Nagazaki’deki yüz binlerce habersiz ve suçsuz insanı birkaç saniye içinde yakıp kül eden tek devlet olan, milyonlarca kişiyi Vietnam’da katleden ve yurtlarını kimyasal silahlarla bombalayıp yakan ve faydasız duruma getiren Amerikan egemen kesimi ve devleti, Irak’tan Yugoslavya’ya kadar insanların evlerini, okullarını ve hastanelerini başlarına yıkan ve milyonlarca çocuğun besinine ve ilacına el koyan NATO ve Batı devletleri ittifakı, işgal eden, ele geçiren, katliam yapan ve yoksun bırakan İsrail burjuvazisi ve devletinden oluşmaktadır. Bunlar mülteci kamplarını roketlerle dövüyorlar, babalarının kucağına sığınmış ve okul sıralarındaki on yaşında çocukları hedef alıp öldürüyorlar. Hiroşima’dan Vietnam, Granada ve Irak’a kadar, Endonezya ve Şili’deki idam meydanlarından Filistin’deki insan mezbahalarına kadar bu emperyalist devlet ve devlet dışı terörizm kutbunun dosyası inkar edilemez karanlığıyla ayan beyan dünya insanlarının gözü önünde bulunmaktadır.
Karşı kutupta islami terör ve kirli, gerici siyasal İslam hareketi yer almaktadır. Bir zamanlar Soğuk Savaş döneminde Ortadoğu toplumlarında Sol’a karşı yerel gericiliği örgütlemek üzere Amerika ve Batı’nın yarattığı ve beslediği bir kesim olan bu hareketler şimdilerde uluslararası terörizmin etkin bir kutbuna ve Ortadoğu’daki burjuva güç savaşının bir ayağına dönüşmüşlerdir. Siyasal İslam’ın insanlık karşıtı tarihi İran, Afganistan ve Pakistan’dan Cezayir ve Filistin’e kadar soykırımlar ve ürkütücü cinayetlerin uzun bir listesinden oluşmaktadır. İran ve Afganistan’daki devlet eli ve paramiliter çetelerce gerçekleştirilen cinayetlerden İslami terör örgütlerinin İsrail, Cezayir, Avrupa ve Amerika’nın orta yerlerine kadar uzanan gündelik terör eylemlerine dek, düşünsel ve siyasal muhaliflerin kanla bastırılmasından gerici ve insanlık karşıtı yasaları insanlara özellikle de kadınlara dayatmalarına dek, şeriata uygun kelle koparmalar ve el kesmelerden otobüslere, kafelere ve diskoteklere bomba yerleştirip katliam yapmalara dek bu gericilerin karneleri cinayetlerle dolup taşmaktadır.
Şimdiyse bu savaş yüzbinleri hatta milyonları yarın Afganistan’da öbür gün dünyanın herhangi bir köşesinde tutsak edip kurban etmeye hazırlanıyor. Bunun karşısında durmak gerek.
Savaş propagandası
Batılıların formülasyonlarda, Bush’un kovboyumsu jestlerine karşın, “uygar insanlık” terörizm tehlikesiyle karşı karşıya kalmaktadır. Amerika bu uygarlık safının önderi olarak çizilmektedir. Amaç teröristleri etkisiz bırakmak ve teröristleri adalete teslim etmektedir. Görünüşe göre sorun Irak’a saldırmaktan ve Belgrad’ı bombalamaktan daha açıktır. Kim “Amerika”nın askeri siyasetini eleştirebilir ki? Hem de “halkı”ndan altı bin kişi böyle barbarca öldürüldüğünde? Amerika devletinin bu terörizmi bastırması ve “yurtdaşları”nı hatta bütün dünya insanlarını yolda olabilecek sonraki cinayetlerinden koruyacak askeri harekatından daha doğal ne olabilir ki? “Uygar insanlık” kulübüne üye olmak için etnik, ırksal ve dinsel hiç bir koşul aranmamaktadır. Hangi renkte, görünüşte veya inançtan olursa olsun başvuranların Amerika’yı destekleme formunu doldurmaları yeterlidir. Savaş propagandası bu kez ırka, etnisiteye, dine, siyasete bile dayanmayacaktır. Petrol akışını korumak, Suudi Arabistan’daki demokrasiyi savunmak ve Kuveyt’i şeyhlerine geri vermek tartışılmamaktadır. Amerikan ordusu bu kez sözümona yaşam hakkını, yolculuk yapmak özgürlüğünü, insanların sokaklarının köşe başlarında patlamama hakkını savunmak için zırhlarına kuşanmaktadır. 11 Eylül cinayeti Amerika ve NATO’ya dünyanın en uzak köşelerine müdahale etmelerinin gerekçesinin bugüne kadarki en güçlü ideolojik ve propagandatif çerçevesini sağlamıştır. Şu anda Batı’daki geniş halk kitlelerini bu ülkelerin egemen kesimlerinin askeri siyasetlerinden ayırmak Herkülce bir bilinçlendirme çalışması gerektirmektedir. Bu düşünsel denge hızla değişebilir ancak şu anda “uygarlığın terörizmle savaşı” savı Batı’daki kamuoyunun düşüncelerinin denetiminin bütünüyle Batı siyasetçilerinin ve medyasının ellerine geçmesini sağlamıştır.
Karşı kutupta da siyasal İslam ve İslami terörizmi savunmaya yönelik karmaşık ve görece olarak etkili bir kuramsal çerçeve oluşmaktadır. Bu cinayetlerde binlerce kişinin yaşamının kana bulanmasını açıkça savunmaya çok az kişi cesaret edebilmekte. İran ve Afganistan’ı yöneten canavarlar bile söylemlerini yumuşatmak zorunda kaldılar. Siyasal İslam ve İslami terörizmi açıkça savunmak bu kutbun bayrağı olmayacaktır. İslami taraf teröristlerin savaşında Üçüncü Dünya’da özellikle de Ortadoğu’da küçük burjuva “anti emperyalizmi”nin temel dayanaklarından biri olan eski ancak işlevsel bir yoruma ve gerekçelendirmeye dayanacaktır. Biz yedi yıl önce İsrail, Mısır ve Cezayir’deki islami katliamların dalgasının ardından Enternasyonal dergisinin baş köşesinde terörizme bu gerici arka çıkışı kesin biçimde açığa çıkarıp mahkum ettik. O kısa yazıyı burada yeniden sunmak uygun olabilir:
“Ortadoğu ve Kuzey Afrika’yı İslami cinayetler dalgası kaplamıştır, bu dalganın kurbanları sıradan insanların en sıradanlarıdırlar. Mısır ve Cezayir’de ister işçi olsun ister turist ve emekli yabancı ülke yurttaşlarına kurşun yağdırıyor ve boğazlarını kesiyorlar, ilkokul öğrencilerini bombalarla öldürüyor zorla evlendirilmeye yanaşmayan genç kızları kana buluyorlar. Tel Aviv’de çocuk, genç, yaşlı demeksizin yoldan geçenleri veya otobüslerle seyahet edenleri öldürüyorlar. Ve kahramanca İsrail’den Cezayir’e kadar şaşkınlık içindeki insanlığa bu “silahlı mücadele”nin süreceği konusunda güvence veriyorlar.
Bir zamanlar geleneksel “anti emperyalist” Sol Üçüncü Dünyacı ve Batı karşıtı hareketlerin kör terörist eylemlerini desteklemese bile görmezden geliyordu. Yoksun uluslara ve baskı altındaki halklara yapılan zülüm onların bakış açılarına göre bu terörizmi meşru bir tepki olarak gerekçelendiriyordu. Kurbanları her geçen gün daha fazla savunmasız, habersiz sivillerden seçen Filistinli örgütlerin, Müslüman hareketlerin veya İrlanda Kurtuluş Ordusu’nun terörizmi önceki dönemlerdeki bu “meşru” terörizmin belirgin örneklerindendir. Görünürde bu terörizm önceki ve şimdiki dönemlerin baskılarına yanıt niteliğindeydi, görünürde bu terörizm baskıcı güçlerin ve devletlerin insanlık dışı siyasetlerine karşı bir tepki olarak ortaya çıkmıştı. İşin ilginç tarafı İsrail devletinin de yıllarca tıpatıp aynı uslamlamalarla, Hitler faşizminin akıl almaz soy kırımı ve çeşitli ülkelerdeki Yahudi karşıtı hareketlerin cinayetlerine dayanarak yoksun Filistin halkının şiddetle bastırılmasını ve Filistinli gençlerinin her gün öldürülmelerini gerekçelendirmesidir.
Bu gibi uslamlamalar ve buna dayanarak ister Arap ve Filistinli örgütler ister İsrail devleti tarafından yürütülen kör terörizm her zaman komünizm ve işçi sınıfı açısından iflas etmiş bir siyaset olarak belirlenmiş ve mahkum edilmiştir. Bu yüzyılda Yahudi halkın başına gelen korkunç felaketlerle aşırı Sağcı İsrail devletinin Filistinlilere karşı gerçekleştirdiği cinayetler ve yürüttüğü baskı politikaları arasında hiçbir gerçek ve meşru bağlantı bulunmamaktadır. Yoksun Filistin halkının maruz kaldığı zorluklarla ister İslamcı olsun ister olmasın bu halka yakıştırılan örgütlerin terörizmleri arasında en ufak gerçek ve geçerli bir bağlantı bulunmamaktadır. Bu, ister devlet içi ister devlet dışı olsun burjuva hareketlerinin halkın maruz kaldığı güçlükleri kötüye kullanmaları ve bunları kendilerine sermaye yapmalarından başka değildir. Bu terörizmin özellikle bölge ülkelerinde işçi sınıfı tarafından mahkum edilip sahneden dışarı çıkarılması işçi sınıfının bu felaketleri sona erdirmek üzere mücadelenin başında yer almasının yaşamsal koşullarından biridir.
İslami cinayetlerinin yeni dalgası özellikle Afrika’nın kuzeyinde görünürde bu gibi gerekçeleri bile gereksinmemektedir. Bir sarıkla bir silah insanlığa karşı bu kirli cihadı başlatmaya gerekli olan her şeydir. Bu İslami gangsterizmdir, bunun başında da İran’daki egemen rejim yer almaktadır. Bu hareketin yazgısı da İran’da belirlenecektir.” (Mansur Hikmet, Enternasyonal, 1. Dönem, No. 16, Kasım 1994)
Bu çekişmenin şiddetlenmesi özellikle de Amerikan ordusunun ve müttefiklerinin Afganistan’a olası askeri müdahelesiyle İslami hareketi “anti emperyalist savunma” ve Amerika ile İsrail’in cinayetleri ve baskıcı siyasetlerine dayanarak bu hareketin terörist eylemlerini gerekçelendirmek bir daha Ortadoğu halkları ve siyasal partileri ile geleneksel radikal ve aydın Sol çevrelerde kendisine bir yer açabilir. Bu güç savaşında İslami gangsterizm ve gericiliğin ana düşünsel sığınağı açıkça insanlık karşıtı olan kokuşmuş dinsel ve İslami sloganlar değil bu ulusal-dinsel küçük burjuva sözümona “anti emperyalizm”i olacaktır.
Teröristlerin savaşı karşısındaki hiç bir halk hareketi bu gericiliğin her iki tarafındaki düşünsel çerçeveyi ve iki yüzlü savaş propagandasını deşifre edip yıkmadan başarılı olamayacaktır.
Savaş ne üzerinedir
Bu, İslamcılar için de bir güç savaşıdır. Ne Filistin halkının yaşadığı güçlükler ne de Batı’nın Doğu’ya tarih boyunca uyguladığı baskılar bu terörizmin kaynağı değildir. İslami hareket azalmakta olan etkisini ve daralmakta olan yaşam alanını korumak ve son çözümlemede Ortadoğu’daki burjuva güç yapısı içindeki konumunu genişletmek için çabalamaktadır. Terörizm ve Batı ile Batıcılık kokan her şeyle kör düşmanlık bunların Amerika ve İsrail’i doğru olarak haktan yoksunlukları ve yoksulluklarının ana etmenleri olarak niteledikleri toplumlarda ve halklar arasındaki ana sermayeleridir. Ortadoğu’da barış, Filistin devletinin kuruluşu, ulusal ve etnik baskıların hafiflemesi ve Filistinlilere uygulanan ayrımcı politikaların giderilmesi Ortadoğu’da İslami hareketin ölüm çanlarını çalmaya başlar. Terörizm İslami hareketin Ortadoğu’daki ulusal, etnik ve dinsel ayrımları derinleştirmenin ve bu çekişmeyi siyasal sermayesinin ve güç kazanmasının kaynağı olarak canlı tutmasının ana aygıtıdır. İslamcılar Amerika tarafından kendilerine uygulanacak olan baskıya karşın bu karşılaşmaya kucak açacaklardır.
Uluslararası terörist ve askeri kutuplar arasındaki bu eşi görülmedik ve ölümcül karşılaşmaya karşı bağımsız bir halk hareketini örgütlemek için bu gelişmelerin gerçeklerini savaş propagandasının ve karşı tarafların gerekçelendirmelerinin arkasından çekip çıkarmak ve halk arasına taşımak gerek. Bu olayın ve Amerika’nın izlemekte olduğu siyasetin önemli uluslararası ve bölgesel etkileri olacaktır. Dünyanın siyasal ve düşünsel haritasını derinden değiştirecektir. İran’da siyaset bu gelişmelerden şiddetli biçimde etkilenecektir. Bu gelişmelerin ana düğüm noktalarına ve ilkesel komünist bir siyasetin ana hatlarını sıralamamız gerek.
(sürecek)
Birleşik Devletler’in Orta Doğu’daki Savaşı
Körfez’de neler yapıldığıyla ve medya tarafından bu konuda bize söylenenlere dayanarak karar verecek olursak hepimizin dünyanın ikiyüzlülük, seçici ahlak ve çifte standartlar üstüne kurulmuş olduğu gerçekliğine müteşşekir olmamız gerekir. Birleşmiş Milletler’in bütün bildirgelerinin eşit sertlikte ve azimle uygulanması durumunda ortaya çıkacak kaosu bir hayal edin. Filistin topraklarını işgal ettiği ve Filistin halkına yaptıkları için İsrail üzerine, sakinlerinin çoğunluğunun insanlık konumlarını reddettiği için Güney Afrika’ya, ve yıllardır insanlığa uyguladıkları kesintisiz tacizden ötürü ABD’ye, sadece başlangıç olarak, kaç bin ton bombanın atılmak zorunda kalınacağını bir hayal edin. ABD, SSCB, Çin, İngiltere, Fransa, İsrail ve karşılayabilecek parası olan tüm diğer devletlerde stoklanmış kitle imha silahlarını etkisiz hale getirmek için ihtiyaç duyulacak savaşçı ve bombacı “sortilerinin”, ve fırlatılacak kruz füzelerinin sayısını bir hayal edin. Eğer sadece petrolün değil ama tahıl, teknoloji, aşı, bilgi, vb.nin tekelciliğini önlemek durumunda kalırsak açılacak savaşların türünü bir hayal edin. Diktatörlüklerin önünü kesmek için gereken gemilerin sayısını, savaş suçlularını ırklarından, inaçlarından, milliyetlerinden ve sofra adaplarından bağımsız olarak yargılamak için gereken yargıç ve mahkeme salonlarının sayısını, eli silahlı global ve bölgesel süpergüçleri evcilleştirmenin çevresel bedellerini bir düşünün. Bütün bunların maliyetini sadece bir düşünün: Ne Japonya ne Suudi Arabistan bu kadar parayı çıkarabilir. Bu, gerçek bir kabus olurdu. Varsın olsun. Şu anki durum daha güvenlidir. Gelin Avro-Amerikan kendini aldatma ve etnik kendini beğenmişlik karnavalına katılalım. Gelin şişkin ücretli “objektif gazetecilerimizin” gençlik heyecanlarını paylaşalım ve tv panel “uzmanlarının” gerçek yaşam bilgisayar savaş oyunlarına katılalım.
Belki de öyle değildir. Bunların yerine kendimizi onların varsayım ve gerekçelendirmelerinden serbest bırakmalıyız. İçerikteki gerçek konulara bakmalıyız. Bu savaş demokrasi ve diktatörlük üzerine değil. Binlerce Iraklı insanı öldürmek ve sakatlamak, evlerini, okullarını, fabrikalarını yakıp yıkmak gerçekte onları politik baskıdan kurtarmanın hastalıklı bir yoludur. Savaş’ın Batı’nın petrol-yokluğunu gidermekle uzaktan yakından ilgisi yoktur. Eğer satmak gibi bir amaç yoksa fazladan petrole sahip olmanın hiçbir anlamı yoktur. Bu savaş uluslararası yasaları desteklemek için değildir. Yasanın uygulayıcılarının kendi geçmiş kayıtlarının ışığında, Hiroşima ve Viyetnam’dan Grenada ve Nikaragua’ya, bu türden önerilerin ciddiye alınamayacağı ortaya çıkar.
Bunlar gerçek konular değildir. Bunlar tam anlamıyla savaş propagandasıdır. Bu çatışmanın gerçek nedenlerini anlamak için gereken ana ipuçları Bush’un görünüşte zararsız “Yeni Dünya Düzeni” imalarında ve Saddam Hüseyin’in reddedilen “ilişki” (Kuveyt’in geleceği ve Filistin sorusunun çözümü arasında) isteğinde bulunabilir.
Yeni Dünya Düzeni
Orta Doğu’da son günlerdeki krizin öncesinde böyle bir perspektifin kendini gerçekleştirmeye elverişli karşılaşmalardan yoksun olduğu sanılıyordu. Japonya ve Batı Almanya’nın zorlu ekonomik güçler olarak yükselişi, Avrupa’nın birliğine doğru alınan yol ve iki Almanya’nın birleşmesi, Doğu Avrupa ülkelerinin pazar yandaşı Sağ yönündeki siyasal değişimleri, son olarak Sovyetler Birliği’nin siyasal ve ekonomik olarak Batı’ya açılması eski Batı’nın her yönünü çökertti. Sadece Birleşik Devletler’in liderlik rolü değil Amerikan hegemonyasına katkıda bulunan ve bunu koruyan, NATO gibi, gerçek kurumlar bile gittikçe gereksiz görünmeye başladı. Amerikan yabancı politikası odağını tümüyle kaybetti. Amerikan politikasının en sağındaki Soğuk Savaş şahin askerlerinin bile bazıları soyutlanmacılık avukatlarına dönüştüler. Körfez krizi Amerikan hükümetini bu trendleri tersine çevirmek için bir fırsatmış gibi gösterdi. Dini Yayıncılar’a verilen yakınlardaki bir konuşmada George Bush ABD’nin savaşla ilgili niyetlerini çarpıcı bir şekilde açıkladı. Amaç ABD’nin “liderliğini” ve “güvenirliğini onarmak”mış. Bu başarıldığında, diyor Bush, Filistin gibi uluslararası sorunlar ABD’nin “lider rolünü almasıyla” çözüme ulaşabilir.
Birleşik Devletler Irak’ın Kuveyt’i işgaliyle oluşan kendini yeniden süper güç ilan etme fırsatını değerlendirdi. Batı’da kendisi de 80’lerdeki politik duyarsızlıktan doğan dalkavuk gazeteciliğin başarıyla sürdürdüğü güçlü bir propaganda ve provakatörlük kampanyasının sayesinde yeni “Şeytan İmparatorluğu” bir gecede kuruldu. 17 milyonu aşmayan nüfusuyla bir üçüncü dünya ülkesi, borç içinde, tümüyle Batı’ya petrol dışsatımına bağımlı, komşusu İran’la sekiz yıl süren bir savaştan çıkmış ülke global bir tehdit olarak resmedildi. Başka koşullar altında olağan politik, diplomatik baskı ve jestler yoluyla çözülecek bölgesel sorunlar mantıkdışına itilerek “uygar dünyanın” bir ölüm kalım iddiasına dönüştü. Kıta Avrupa’sı ikilem içinde hizaya geldi. İddialı birleşik burjuva Avrupa’nın adamları Kohl ve Mitterand, Amerikan sınırsız gücünün sımgeleri Bush ve Baker’ın yanıbaşına itildi. Japon devi itaatkar bir tezgahtara indirgendi. Avrupa’ya Amerika’nın kapitalist Yeni Dünya Düzeni’ndeki kaçınılmaz “liderlik rolü” bir kez daha hatırlatıldı.
Irak savaş sahnesi iken bu savaşla sonuca bağlanacak ana konular aslında Batı’da yatmaktadır. ABD’nin Ortadoğu’daki “liderlik” ve güç gösterisi Soğuk Savaş sonrası Batı’da müttefik ve rakiplerine karşı komutanlık konumunu sağlamlaştırmak içindir ve ABD’nin global üstünlüğünün ön koşuludur. Ama ABD’nin eski dengenin köklü gözden geçirilmesine ve yeni burjuva ekonomik ve politik biçimlenmelere yönelik çabaları günümüz kapitalizminin politik ve ekonomik mantığının tersine işlemektedir. “İttifak”ın kırılgan doğası, Batılı müttefiklerin Doğu Bloğu’na karşı on yıllar boyunca gösterdikleri uyumun tersine, Amerika’nın çabalarının tarihsel sınırlarını vurgular.
Filistin ve Kuveyt: İlişkiler
Irak’ın Kuveyt’i işgali başta Irak’ın kendi ülkesel ereklerine ulaşması için açık askeri bir eylemdi. Irak açısından en iyi senaryo sessiz sedasız ve bölgesel ivedi sonuçları olmayan bir ilhaktı. Ancak bu hareket Batı’nın sert tepkisiyle karşılaşınca Irak’ın sonuçsuz eylemi daha geniş, bölgesel ereğe hizmet eden bir eylem olarak Arap nasyonalizmi tarafından karşılandı.
Arap nasyonalizminin niçin eylem alanını daha geniş gördüğü, yıkıcı bir savaşın niçin hala siyasal bir ilerleme sayılabileceğini anlamak güç değil. Sovyet bloğunun yıkılışı İsrail’in Batı için stratejik önemini azalttı. Bölgenin ekonomik ve antropolojik gerçeklerinin kendilerini Batı’nın siyasetine dayatacağı gün uzak değil. Dünyanın eski siyasal coğrafyasının değişimi, Avrupa, Sovyetler, Yemen ve Kore’deki gelişmelerden de ortaya çıktığı gibi, zorunludur. İktidarın uluslararsı ölçekte burjuva devletleri arasındaki bölüşümü zorunlu olarak gözden geçirilmeli, teknolojinin gelişmesi ve sermayenin globalizasyonu sonucunda ileri kapitalizmin sınırlarının dışında ortaya çıkan yeni siyasal ve ekonomik merkezleri de kapsamalıdır. Batı ile Doğu bloklarının karşılaşması sonucunda üretilen ve sürdürülen eski kaba bölümlenme çökmüş durumda. Bölgesel düzeyde yükselmekte olan güçler kararlı eylemlerle yazgılarını belirleyebilecekleri konusunda daha umutlu olabilirler.
Militan Arap nasyonalizminin bazı erekleri fiilen gerçekleşmiş durumda. Savaşın sonucu ne olurs olsun bölgede İsrail aleyhine olacak büyük değişmeler halen sürmektedir. İsrail’e para ve füze verilmesi göstergesi sayılan Amerika ile İsrail’in ilişkilerinin iyileşmesi sürecinin devam etmesi gelecekte olanaksız görünüyor. Savaşın son bulmasıyla Batı veya Avrupa’nın İsrail’e baskısı artacaktır. Arap nasyonalizmi şimdi bile Arap dünyasının siyasal ve ekonomik ağırlığının tanınmasını Batı’ya dayatmış durumda. Şimdi bile Batı Filistin konusunda düne kadar benzeri bulunmayan ödünler konusunda taahütlerde bulunmuş durumda. Ayrıca bunun bazı yan etkileri de var. Ortadoğu’da nasyonalizm insiyayifi pan-İslamizmden geri aldı. İslam Arap dünyası siyasetindeki ikinci sınıf rolüne, özünde nasyonalist olan siyasal eylem için seferberlik aracı olmaya geriletildi. Son olay İran’da bile Hizbullah’ın pan-İslamist kanadının dosyasının kapatılmasına neden oldu. Irak için askeri bir direnişten sonra ayakta kalmak siyasal bir başarı, uzun vadede ise askeri bir başarı sayılmaktadır. Irak’ın Amerika tarafından işgali veye Amerikan güçlerinin uzun süre için bölgede kalmaları şimdiki savaşı kesinlikle Amerika için ikinci bir Viyetnam’a dönütürür. Bu durum Batı’da çatlamaya ve Amerika’nın Kıta Avrupa’dan soyutlanmasına yol açar. Bundan başka, Irak’ın Arap dünyasındaki konumu önder bir ülke olarak güçlenecektir.
Bu Savaş Durdurulmalı
Bu savaş dünyaya dayattığı siyasal, kültürel ve ahlaki gericilikten dolayı durdurulmalıdır. Göstergeler şimdidien ortada. Süpergüçlerin militarist müdahalesi, ulusal şovenizm, sömürgeci zihniyet, ırkçılık, yurtseverlik, dini bağnazlık, terörizm ve dalkavuk jurnalizm, bunlar bu savaş yoluyla iplerini koparan güçlerin bazıları. Bunlar oluşmakta olan sözümona “Yeni Dünya Düzeni”nin gerçek özellikleridir.
İngiltere [1994] Mart ayının başlarında korkunç bir olayla irkildi. Loş kafeleri, 11. yüz yıldan kalma büyük kiliseleriyle ünlü mütevazi, tarihsel Gloucester kentinde son yirmi beş yılda gerçekleşen gizemli cinayetlerin kurbanları olan kişilerin cesetlerinin bulunduğu bir ev keşfedildi. “Ölüm evi” ve “korku sarayı” olarak adlandırılan Cromwell caddesindeki 25 numaralı evin bodrumunun tabanından, arka bahçesinden ve banyosundan Mart ortasına dek dokuz ceset çıkarıldı. Polisin tahminlerine göre, son yılarda bölgede kaybolanlar gibi bulgular göz önünde tutulduğunda bu sayı 30’a yükselebilir.
Yeni cesetlerin bulunmasıyla son yıllarda yakınları kaybolanların soluğu bir kez daha kesiliyor. Her yeni cesetle birlikte kameraları ve piknik malzemeleriyle çevreyi mesken edinmiş gazetecilerin, turistlerin ve meraklı insanların bölgeye akını bir kez daha yoğunlaşıyor. Bölge sakinleri pencerelerini kiralıyorlar. Herkes, işine veya uzmanlık dalına göre bir görüş bildiriyor. Gloucester belediye başkanı “bir kentin ölümü”ne üzülüyor. “Bilim” muhabirinin teki bu sıralar polis tarafından arama ve kazıma çalışmalarında ana aygıt olarak kullanılan, Falkland Savaşı’nda ordunun mayın tarama aletinin radar teknolojisine hayran kalıyor. Adli tabipler kurbanların genlerini inceleyerek ve yüzlerinin biçimini yeniden oluşturarak kimliklerini bulmakla uğraşırken psikologlar da katilin imgelemini ve iç dünyasını kavramaya çabalıyorlar. Böylesi cinayatleri nasıl bir canavar, hangi karmaşık hastalıklı bir kişi işleyebilir? Bu cinayetleri işleyen kişinin “hasta” olduğu konusunda hemen hemen herkes görüş birliğinde. ABD’de, benzer bir davanın adli tabibinin dediği gibi böylesi “olağandışı cinayetler” işleyebilen kişi nasıl sağlıklı olabilir?
Ölüm evinin sahibi ve sakini 52 yaşında bir inşaat ustası olan Fredrick West bu cinayetleri işlediği suçlamasıyla tutuklandı. Kuşkusuz birçok sayıda psikanalist onun kişiliğinin labirentlerine dalıp tahminleri konusunda çok sayıda kitap yazacaklardır. Ancak polisin ve muhabirlerin bütün raporlarında ifade edilip geçilen basit bir cümle katil ve onun iç dünyasının çok ötesindeki gerçekleri gösteriyor: Bu cinayete kurban gidenlerin hepsi kadın.
… ve bu da bizi Anthony Kennedy’ye getiriyor.
9 Mart tarihli London Times gazetesinin 4. sayfasında, hem de tesadüfen Cromwell caddesindeki olayın Gloucester kentinin sevecen yüzünde bıraktığı ize ilişkin bir yazının tam arka yüzünde, İngiltere Kilisesi’ndeki son önemli gelişmeler ve iç çekişmelerinin bazı örneklerine ilişkin bir yazı yayımlandı. Hikayenin kahramanı Lutton ve Gedney Başpiskoposu aziz Anthony Kennedy hazretleridir. (Yaklaşık 500 yıl önce Romen Kilisesi’nden ayrılan) İngiltere Kilisesi, sonunda, 12 Mart’ta, Merkezi Sinudu’nda kadınların piskoposluğunu onaylamasından 20 yıl sonra, Bristol Katedrali’nde 32 kadını piskoposluk mertebesine çıkardı. İngiltere kamuoyunun gözünde, herkesten önce de ilgili kadınların nezdinde bu, kadın haklarının elde edilmesi doğrultusunda atılmış büyük bir adımdır. İçlerinden biri büyük bir heyecanla “yalnızca kilise gözünde eşit olduğumuzda Tanrı nezdinde eşitiz denebilir” diyor. Açık olan şey önümüzdeki birkaç ay içinde, İngiltere’de, erkek meslektaşlarının yanında, minberlerden kadının ataerkil toplumun ayaklarının altında çiğnenmesinin Tanrısal anlamı olan kadın ve kadının tanrı katındaki özel yerine ilişkin dinin köhnemiş, ataerkil öğretilerini insanlara yutturacak yaklaşık bin iki yüz kadın piskoposumuzun olacağıdır.
Bu konunun tartışmamızla ilgili olmasına karşın bu tartışmayı burada noktalamak durumundayız zira amacımız Kennedy Hazretleri’ni tanıtmaktır.
Kendileri, bazılarının nefret duygularından dolayı Romen Kilisesi’nin kucağına bile geri döndüğü İngiltere Kilisesi’ndeki birçok erkek piskopos gibi, bu gelişmelerden oldukça sinirlenmişlerdir. Şöyle diyorlar:
“Kadın piskoposlar darağıcında yakılmalılar, çünkü hiçbir hakları olmadığı bir güce el atıyorlar. Ortaçağ’da bunun adı sihir ve büyü idi. Cadılara karşı koymanın tek yolu onları darağaçlarında yakmaktır. İncil bu konuda açık konuşuyor. Kadınlar ile erkekler biyolojik açıdan farklıdırlar. Hiçbir zaman birbirimiz gibi olamayız. Bir kadının nasıl İsa’nın imgesi olabileceğini düşünemiyorum, cerahhi buna bir çözüm değil.”
Fredrick West veya Ölüm Evi’nin katili her kim ise o, cehennemliktir. Polis götürüp saklayacaktır onu. Ettikleri, yıllarca, insanları ıssız köşelerde ürkütmeye devam edecektir. Anthony Kennedy ise cennetliktir, İsa’yi bütünüyle temsil etmeyi sürdürecektir, anaokul yaşındaki çocuklarımız yüzüne gülümseyip selam vereceklerdir, hiç kimse evinde bir ceset, zihninde korkunç bir bilmece aramayacaktır. Ne var ki bu ikisi aynı kişi ve bu iki olay aynı olaydır.
Anthony Kennedy’nin hışmı ve laneti Gloucester’deki cinayetlerin bilmecesinin çözüm anahtarını sunuyor. Her ikisi de kadınlara karşı şiddetin canice örnekleri ve kadınlara karşı şiddetin onaylanıp kutsanması olarak algılanmalıdır. Bu şiddet West’in engelli beyninden veya Kennedy’nin arızalı dininden kaynaklanmıyor. Her ikisi de kurbanlarını toplumun daha hukuksuz kesimlerinden seçecek kadar akıllı. Bu şiddetin kaynağı kadını binbir kaba veya ince gelenek, görenek, yasa ve kural yoluyla bastırılabilir ve değersiz olarak tanımlayan, bilerek ve bilinçli biçimde ve genelde en şiddetli yöntemlerle kadının kurban konumundan kurtulmasının yolunu kapayan dünyadır.
Burası Ortaçağ değildir. Burası kapitalizmin dünyasıdır. Pazar ve karla çelişen herşey, er ya da geç, bir yana bırakılacaktır. En direngen düşünceler ve dogmalar, en eski gelenek ve görenekler ticaret ve üretimin en sıradan, en gündelik gereklilikleri karşısında bir yana atılmışlardır. Dolayısıyla kadın düşmanlığı, kadına baskı, cinsel ayrımcılık ve kadına uygulanan şiddet bu dönemin insanlarının yaşamlarının ayakta duran bir gerçeğiyse, kadının özgürlüğü için güçlü, toplumsal hareketlere karşın cinsel baskı dünyanın dört bir köşesinde hüküm sürüyorsa kerametini burada, bu dönemde ve bu düzenin çıkarlarında aramak gerekir.
“Cinnet”ten kaynaklanan cinayet her zaman olabilir. Ancak kurbanları, sokaktan eve, okula ve fabrikaya kadar genelde kadın olduğu cinnet cinnet değil ...sahand.
Taliban’a hiç kimsenin, Amerika ve Batı’nın bile, savaş ilan etmesi kınanamaz. Taliban gitmelidir, son çözümlemede de şiddet ve askeri operasyonla devrilebilir. Batı’nın Taliban’a karşı şimdiki düşmanlığı bu güne kadarki dostluğuna yeğdir. Zaten Batı’nın iş başına getirdiği katillerin dükkanlarının kapanmasına kimse karşı değil. Ancak savaş ve terör arasında fark var. Amerika ile İngiltere’nin Afganistan’da yaptıkları terörist eylemlerdir. Afganistan kentlerinin ve yerleşim birimlerinin bombalanması kınanmalı ve derhal durdurulmalıdır. Taliban’ın askeri gücü ve süpergüçlerin Afganistan’da dize getirilmelerinin tarihiyle ilgili anlamsız ve başı sonu belirsiz mitolojiler bu terörist yöntemin sürmesine hizmet etmektedir. Sovyetler’e karşı savaşta Afgan Mücahitleri Batı ile Amerika’nın perde önündeki gücüydüler. Taliban, Batı’nın Pakistan ve Arabistan’ın yardımıyla yarattığı bir cinayet ve uyuşturucu kaçakçılığı çetesidir. Düğmesini kapatıp bir kaç hafta içinde ortadan kaldırabilirler. Ancak hava terörizmi daha güvenli, daha göz kamaştırıcıdır, dünyanın hoşnutsuz halkı için daha ibret vericidir, daha süpergüçcedir. Bu insanlık dışı yöntem karşısında durmak gerek.
Amerika ile İngiltere’nin Afganistan’daki operasyonları Taliban’ın devrilmesi ve Bin Ladin’in öldürülmesiyle sonuçlansa bile Batı’ya karşı İslamcı terörizm tehlikesini azaltmadığı gibi bu terörizmin boyutlarını şiddetlendirir ve genişletir. Bunu Batı devletlerinin önde gelenleri de bilmekte ve bu konuda Batılı ülkelerin yurttaşlarını uyarmaktalar. Ancak 11 Eylül cinayetine karşı Afganistan’ın ilk sahne ve Amerika’nın “intikamı”nın ilk alanı seçilmesinin onlar için iki önemli özelliği bulunmaktadır:
Birincisi, İslamcı terörizm ve bu terörizmin beslendiği Batı karşıtı nefretin siyasal bir olgu ve siyasal bir çözümü olduğunu kabul ederlerse bile salt siyasal bir tepkinin Amerika topraklarında gerçekleştirilen büyük fiziksel ve askeri bir saldırıya yeterli ve uygun bir yanıt olacağını düşünmezler. Militarizm Amerika’da resmi ideolojinin ana dayanaklarından biridir ve bir süpergüç olarak Amerika’nın kimliğinin tanımlanmasının köşe taşıdır. Amerika’ya saldırı, bu bakışa göre, yalnızca başkasına başka bir yerde saldırıyla yanıtlanabilir. Amerika için 11 Eylül’ün intikamı, siyasal İslam ve İslamcı terörizmin niteliği, nedenleri ve özelliklerinden bağımsız olarak, yalnızca askeri bir hareket olabilir. Bu askeri hareket büyük olmalı, “Amerika’nın hışmını ve gücünü”, Amerika’nın şiddetini temsil etmeli. Ancak büyük askeri harekatın alana gereksinimi vardır. Savaş, savaş meydanı gereksinir. Afganistan’ın seçilmesinin nedeni Bin Ladin’in orada bulunmasından dolayı değildir, tersine Bin Ladin’in seçilmesi Afganistan’da bulunduğundan dolayıdır. Aleni veya gizli olarak İran’da, İngiltere’de, Fransa’da, Mısır’da, Pakistan’da, Lübnan’da ve Filistin’de, Bosna ve Çeçenistan’da yaşayan İslamcı terörizmin ele başlarının sayısı az değil. İslamcı terörizmin tanımlanmış hiyerarşik bir piramit olduğu, başında da Bin Ladin’in bulunduğu görüntüsü saçmadır. Bu hiyerarşi içinde Hameneyi’nin Bin Ladin’in altı olması olanaklı değil. Anahtar Afganistan’dır. Büyük askeri harekatın alanı olabilecek bir yer. Afganistan, Amerikan yönetiminin sözünü verdiği geniş ve korkunç ölçekteki askeri “Amerika’nın İntikamı” harekatının olanaklı tek alanıdır. Afganistan dışında böyle tanımlanabilecek ve saldırılabilecek bir askeri hedef bulunmamaktadır. Burada bile Batı devletlerinin başındakiler yok edilmek üzere yeterince yüksek binaların ve geniş köprülerin olmayışından yakınıyorlar.
İkincisi, önceki bölümde de söylediğim gibi, Afganistan’da, Taliban ve Bin Ladin’le çekişmenin arkasında belirlenmesi istenen şey Amerika ve Batı’nın siyasal İslam’la ilişkileri ve güç dengeleridir. “Terörizme karşı uzun savaş” siyasal İslam’a karşı güç denemesinin parolasıdır. Sovyetler’in yıkılışından sonra yeni dünya düzeninin daha kalıcı özelliklerinin tanımlanması için Amerika açısından er ya da geç gerçekleştirilmesi gereken bir güç denemesi. Soğuk Savaş’ın bir yan ürünü olan siyasal İslam, Sovyetler’in yıkılışından sonra, Ortadoğu ülkelerinde ve Batı toplumları içindeki “İslami” ortamlarda güç iddiasında bulunan burjuva bir kutup olarak boy göstermiştir. Bu hareket dünyanın bir kısmında ve İran ve Pakistan gibi oldukça önemli ülkelerde ya resmi olarak yönetimdedir veya bir çok siyasal dayanağı elinde bulundurmaktadır. Çekişmenin bir köşesi Filistin ile İsrail’in gelecekleri konusundadır. Eski Sovyet cumhuriyetlerinde, nükleer silah yığınaklarının bir adım uzağında at koşturmaktadır. Batı’da, Arabistan’ın parası, devlet sübvansiyonu ve kokuşmuş kültürel relativizm ideolojisinin sayesinde İslamzede ortamlardaki gençleri yığınla saflarına katmaktadır. Batı açısından bu siyasal İslam Sovyetler’in kuşatılmasında rol oynayacak olan, İran monarşi karşıtı devriminde solun önünü kesecek, Arafat ve Arap nasyonalizmin başına dert açacak o aynı işbirlikçi ve kukla hareket değildir. Bu hareket şimdilerde daha büyük iddialar taşımaktadır. Batı’nın gölgesinden çıkmıştır. 11 Eylül’de, Amerika açısından, siyasal İslam fazladan bir adım attı. Amerika’nın kalbinde gerçekleştirilen bu terörist saldırı bu kaçınılmaz güç denemesinin düğmesine bastı. Bu olaylar aslında Amerika ve Batı’nın siyasal İslam’la güç savaşının uğrakları ve aşamalarından başka değildir. Amerika açısından bu, İslami devletler, İslamcı partiler ve siyasal İslam hareketinin bütününe karşı bir savaştır. Taliban, Oartadoğu’da siyasal İslam’ın gücünün en güçsüz, karnı en yumuşak ve içi en boş göstergesidir, kaçınılmaz olarak da bu bütünsel güç savaşına girmenin en uygun giriş kapısıdır. Amerika’nın Afganistan’da askeri ve pratik zaferi siyasal İslam’ın gücünün temellerine dokunmayacaktır. Bu bilinmektedir. Ana güç odakları birinci derecede İran ve Arabistan’da, Mısır, Lübnan ve Filistin’deki İslamcı örgütlerdedir. Ancak bu bir güç savaşıdır, bir ölüm kalım savaşı değildir. Dünyanın bugünkü çerçevesinde Amerika ile siyasal İslam’ın askeri olarak gerçekten karşılaşmalarına olanak tanıyan tek alan Afganistan’dır. Her şey ansızın dağılmadan “terörizme karşı uzun savaş”ın göz kamaştırıcı ve sonuca çabuk ulaşabilen askeri bir hareketle başlatılabileceği tek alandır.
Bu siyasal bir çekişmedir
Bu bir güç savaşıdır, İslam, liberalizm, Batı demokrasisi, özgürlük, uygarlık, güvenlik veya terörizm ile ilgili bir çekişme değildir. Bu Amerika süpergücünün Ortadoğu’da güç iddiası taşıyan ve uluslararası bir eylem alanına sahip bir hareketle siyasal bir dengenin tanımlanması ve nüfuz ve hegemonya alanlarının sınırlarının çizilmesi üzerine mücadelesidir. Batı, Ortadoğu’da Batı demokrasileri kurmak peşinde değildir. Amerika, Pakistan ve İran ve bölgedeki gericilerin geniş yelpazesi daha şimdiden başka bir despotik ve gerici yönetimi Afganistan halkına dayatmak üzere birbirleriyle pazarlık etmekteler. Günümüz dünyasının bu en gerici yönetimleri olan İran, Arabistan, Pakistan ve körfezdeki Arap şeyhlikleri Batı’nın bu çekişmedeki resmi ve pratikteki müttefikleridirler. İslami yönetimlerin devrilmesi durumunda bile Batı’nın bölge için uygun bulduğu alternatif yönetim gerici sağ partiler ve polisiye ve askeri yönetimler olacaktır.
Tarihi Amerika yazmıyor
Özel olarak, Ortadoğu’yu ilgilendirdiği ölçüde, Batı siyasal İslam’ın kısmi bir geri çekilişini ve onunla bir arada yaşamanın yeni temellerini tanımlama isteğinde olsa bile, sosyalist, özgürlükçü ve sekülerist hareketler bölgede, bu yeni koşullarda, Batı’nın tasarılarından bağımsız olarak öne çıkacaklardır. Örneğin, bana göre İran’da siyasal İslam devrilecektir, bu karşılaşmada Batı’nın böyle bir eğilimi veya yönsemi olduğundan dolayı değil bu çekişmenin ortasında ve buna koşut olarak İran halkının ve ön safında işçi komünizminin İslam yönetimini alaşağı edeceklerinden dolayı. İslam Cumhuriyeti’nin yenilgisi siyasal İslam’ın gövdesine indirelecek en büyük darbe olacaktır. Filistin sorununun çözümü Ortadoğu’da siyasal İslam’ın büyümesinin siyasal, düşünsel ve kültürel koşullarının dünya çapında yok olmasının koşuludur, İslam Cumhuriyeti’nin yenilgisiyse siyasal islam’ın Ortadoğu’da güç iddiasında bulunan bir hareket olarak parçalanmasının koşuludur. İran İslam Cumhuriyeti olmaksızın siyasal İslam Ortadoğu ölçeğinde ufuksuz ve geleceksiz bir muhalefet hareketine dönüşür.
Pasisfist siyaset ve bu karşılaşmanın askeri ve silahlı yönüne ve dünyanın başına gelebilecek fiziki şiddete gözlerini dikmek insanları siyasal felçe uğratabilir. Bu terörist yarışın ve bizim için öngörülmekte olan patlama, yıkım ve toplu öldürmeler dalgasının önünün kesilmesinin koşulu gerek Avrupa ve Amerika’da gerek Ortadoğu’da ve sözümona Üçüncü Dünya ülkelerinde geniş halk kitlelerinin bu olayların arkasında sürmekte olan siyasal süreçlere müdahale etmeleridir. Bu etkin ve pozitif bir gündeme dayanan bir müdahale olmalıdır. Böyle bir durumda gelecekteki ufuk karanlık olmakla yükümlü değildir.
Bu siyasal süreçleri ve gerçekleri savaş propagandası yıkıntılarının altından çıkarmamız gerek.
Resmi propagandanın arkasında: Terörizm ve siyasal İslam
İslamcı teörizm bizim dönemimizin bir gerçeğidir. Bu terörizm siyasal İslam’ın strtatejisinin ana dayanaklarından biridir. Siyasal İslam, İsrail’in ve Batı’nın Arapça konuşan halklara, özellikle Filistin halkına uyguladıkları tarihsel baskıdan beslenen, bölgede ve şu an dünya çapında gerici bir harekettir. Filistin halkının yurtsuzluğu ve İsrail devletiyle Batılı yandaşlarının Filistin halkına baskıları Ortadoğu’da Batı’ya ve Amerika’ya karşı nefretin ana kaynaklarından biridir. Daha önemlisi, Filistin sorununun varlığı ve Amerika ile Batı’nın ister Soğuk Savaş döneminde olsun ister Soğuk Savaş sonrasında sürekli olarak Araplara karşı İsrail’i desteklemeleri Batı ile Ortadoğu halkları arasında büyük bir ekonomik, kültürel ve psikolojik uçurumun oluşmasına neden olmuştur. Ancak bir hareket olarak siyasal İslam’ın bu rahatsızlıktan ve uçurumdan kendisine sermaye oluşturup Ortadoğu toplumlarının kıyısından (marjinlerinden) siyasal erk mücadelesi alanına adım atmak olanağı bulması doğrudan doğruya Batı’nın ve Amerika’nın ürünüdür. Bu genişlikte bir suç şebekesi hareketi olarak siyasal İslam Amerika ve Batı tarafından yaratılmıştır. Bu canavarları kendileri yaratıp bölge halkının, günümüzdeyse tüm dünya insanlarının üzerine saldılar. Siyasal İslam Batı’nın Sovyetler’e karşı soğuk savaşta, bölgenin tüm ülkelerinde sol ve işçi hareketlerini ve devrimlerini bastırmasının, aygıtıydı. Bu, Ortadoğu’daki nasyonalist yönetimlerin çıkmaza girmesinden sonra solun güçlenmesine karşı ortaya çıkardıkları aygıttır. Filistin sorunu ve Ortadoğu’daki İslamcı yönetimler İslamcı terörizmin temelleridirler ve İslamcı terörizme karşı her türden etkin ve insancıl hareket buradan başlamalıdır:
1. Filistin sorununun çözümü. Bu tarihsel güçlüğün üstesinden gelinmelidir. Filistin halkı kendi bağımsız ülkesine kavuşmalıdır. Amerika ve Batı devletlerini tek taraflı olarak İsrail'i desteklemekten vaz geçmeye zorlamak gerek. Bu devletler İsrail’i barışa ve Filistin’in bağımsızlığını tanımaya mecbur etmelidirler. Filistin sorununun çözümü siyasal İslam ve İslamcı terörizme karşı mücadelenin en önemli dayanağıdır ve şimdiki duruma ilişkin ilerici ve etkin bir gündemin ana ögelerinden biridir.
2. Batı İslamcı ve gerici devletlere ve Ortadoğu’daki İslamcı hareketin partilerine sağladığı gerici destekten vazgeçmelidir. Batı desteği olmaksızın İran’daki İslamcı yönetim iş başına gelemezdi ve iş başında kalamaz. Batı desteği olmaksızın Arabistan’daki ve irili ufaklı emirliklerdeki kölemen yönetimler ve çeşitli şeyhlikler ayakta kalamaz. Batı desteği olmadan yalnızca Taliban değil, onlardan önce Müslüman Mücahitler de Afganistan’ı büyük bir insanlık trajedisi sahnesine dönüştüremezlerdi. Bugün bile Batı’nın İslamcı harekete sağladığı siyasal, askeri ve diplomatik desteğini çekmesi durumunda bölge halkı hızla bu yönetimleri devirirler. İslamcı yönetimlerin devrilmesi ve Amerika ile Batı devletlerinin bu yönetimlerle her türden perde arkası anlaşmalarını önlemek isteği terörizme karşı platformun ve her türden insancıl ilerici hareketin önemli ögelerinden biridir.
3. Irak’a karşı uygulanan ambargo derhal kaldırılmalıdır. Irak halkının karşılaştığı güçlükler bölge insanlarının zihinlerinde ikinci bir Filistin sorununa dönüşmüştür. Bu, Amerika’nın ve Batı’nın Ortadoğu’ya yönelttikleri terörizmin canlı belgesidir. Üstelik gerici Irak rejiminin ömrünü uzatmış ve yoksun Irak halkını siyasal mücadele sahnesinden gündelik bir fiziksel varlığını sürdürme savaşına geri püskürtmüştür. Irak’a uygulanan ambargonun kaldırılması için mücadele etmek İslamcı terörizme karşı ilerici platformun bir diğer dayanağıdır.
4. Etkin biçimde Müslüman ülkelerde ve Batı ülkelerdeki toplumsal İslami ve İslamzede ortamlardaki sekülerizmi savunmak gerek. Gerici kültürel relativizm düşüncesi ve bu ülkelerde ve ortamlarda insanların, özellikle de kadınların medeni ve insani haklarını savunmada yetersizlik siyasal İslam’a insanları korkutmak ve gençleri kışkırtmak için geniş olanaklar sağlamıştır. İnsan haklarının ve insanların medeni haklarının evrenselliği ilke olarak benimsenmelidir ve din ve gerici dini yönetimle her türden işbirliği insan haklarına karşı olarak kınanmalıdır.
İslamcı terörizm bir gerçektir. Terörizm Müslümanların işi değil ama İslamcı hareketin resmi siyasetidir. Bu, Batı eliyle Soğuk Savaş döneminde ve Ortadoğu’nun işçileri ve özgürlükçülerine karşı anti komünist mücadelede yaratılmış içi boş bir harekettir. Bu hareket kırılgan ve güçsüzdür. Bölgenin daha büyük ülkelerinde ciddi siyasal ve manevi bir nüfuzu bulunmamaktadır. Bölgenin toplumsal gerçeklerinden geridedir. Batı desteği olmaksızın siyasal İslam bölgede sosyalizm ve sekülerizm karşısında yenilgiye uğrar. Filistin gibi siyasal İslam’ın yazgısının belirleneceği en önemli alanlarından biri olan İran’da siyasal İslamın düşüşü ve çöküşü şimdiden başlamıştır.
Sonraki Bölümde:
* Pasifist tutum Batı ile siyasal İslam arasındaki bu yeni çekişmeyi görememektedir, önemini, ister bu gerici hareketin kurbanları olan halk açısından ister dünyanın yakın gelecekteki siyasal dönüşümleri sürecindeki önemi açısından tanımazlıktan gelmekte ve buna karşı görevsizlik kararı almaktadır. Bu sükunetçi ve tutucu tutuma karşı eleştiriyi teröre ve militarizme karşı insanların direniş hareketinin içine taşımak gerek.
* Bu çekişmenin global ve tarihsel boyutları ve yönleri nedeniyle, günümüz dünyasının özellikle de Batı insanlarının ideolojik ve ruhsal özgüllükleri Irak’a, hatta Yugoslavya’ya saldırı döneminden oldukça farklıdır. İnsanların siyasete ve medeni mücadeleye daha geniş ölçeklerde yönelmeleriyle birlikte Amerikan militarizmi siyasal açıdan bu çekişmeden daha güçsüz biçimde çıkacaktır. Sovyetler’in çöküşünden sonra Yeni Dünya Düzeni’nin ayarlarıyla ilgili sürmekte olan bu çekişme ilerici ögenin müdahale etmesi durumunda bu tartışmanın bütününü ve Amerika’nın süper güç olmasının ve külhanbeyliğinin özünü toplumsal bazda eleştiriye uğratabilir. Uluslararası ölçekte özgürlük ve eşitlik sorunu açısından bu siyasal İslam’ın yazgısından daha önemli bir konudur.
(sürecek)
Barbarlık kaçınılmaz değil
Teröristlerin savaşı çağdaş tarihin en kanlı dönemlerinden birinin başlangıcı olabilir. Şimdi bile yüz milyonlarca insan soluklarını tutmuş bekliyor. Ancak bu perspektif kaçınılmaz değildir. Sahne bu savaşın iki tarafıyla sınırlı değildir. Durumu değiştirebilecek güçte olan uyuyan bir dev, bir üçüncü güç mevcut. Bu dev uyanırsa bu dönem olumlu dönüşümlerin ve insanların yirminci yüzyılın sonunda umutlarını kestikleri ülkülerin gerçekleşmesinin başlangıcı olabilir. Bush, Blair ve Hameneyi, Amerika, NATO ve siyasal İslam ayaklanıp teröristlerin savaşı karşısında kendisini savunabilecek gerçekten uygar bir insanlık, uygar bir dünyanın olduğunu bilmiyorlar. Biz insanların önüne koydukları bütün bu karanlığa karşın yirmi birinci yüzyıl kapitalist barbarlığın yüzyılı olmayabilir. Bunlar belirleyici günlerdir.
Medya dünyanın gerçek ideolojik ve manevi yüzünü yansıtmıyor. Kendi anlatısını sunuyor, egemen anlatıyı, egemen sınıfın anlatısını, işlerine yarayan anlatıyı. Militarizm, terörizm, ırkçılık, etnisizm, dinsel fanatizm ve menfaatçılık haberlerin başında yer almakta, ancak dönemimizin insanların çoğunluğunun zihninde sağlam bir yere sahip değiller. Dünyaya kısa bir bakış geniş insan kitlelerinin devletlerden ve medyadan daha solda, daha insancıl, daha barışçı, daha eşitlikçi, daha özgür ve daha özgürlükçü olduklarını gösterir. Bu iğrenç çekişmenin iki tarafında da insanlar burjuva önderlerinin binekleri olmak niyetinde değillerdir. Belinden tabancasını eksik etmeyen Amerika egemen kesimi en büyük terörist cinayetlerden birine, binlerce kişinin yüreklerinin bir anda durmasının canlı yayında gösterilmesine ve vicdanını çıkar uğruna satmayan her kesin duyabileceği bütün acı ve kızgınlığa karşın yine bu aynı Batı toplumunun, bu beyinleri yıkanmış aynı halkın, sabahtan akşama egemen sınıfın ırkçılığı ve yabancı düşmanlığıyla “eğitilen” bu aynı insanların dikkat, insaf, adalet ve ölçülü tepki istediklerini farkediyor. İster Hameneyiler’in, Hatemiler’in, Mola Muhammed Ömerler’in ve İslami hareketin irili ufaklı şeyhlerinin kafalarının içindeki kirli dünyada olsun ister lüks CNN ve BBC stüdyolarında fanatik İslam ümetti ve “İslam Uygarlığı”nın üyeleri olarak gösterilen Ortadoğu halkı Amerika halkıyla omuz omuza yas tutuyor itiraza kalkışıyor. Ortadoğu halkının çoğunluğunun siyasal İslam’dan nefret ettiğini anlamak, Batı Avrupa ve Amerika halkının büyük kesiminin İsrail devletinin baskılarından usandıklarını ve yoksun Filistin halkına sempati beslediklerini anlamak, bu halkın çoğunluğunun Irak’a uygulanan ambargonun kaldırılmasını istediğini, kendilerini ilaçsızlığın çocuklarını ölümün pençesine attığı, yürekleri yanmış Iraklı anne babaların yerine koyabildiklerini anlamak, dünyanın bu onurlu ve vicdanlı geniş halk kitlesinin eski dostlar yeni düşmanlar olan Bush ve Bin Ladin arasındaki savaşta hiç birinin yanında olmadıklarını anlamak fazla bir zeka gerektirmez. Bu uygar insanlık Batı’daki ve Doğu’daki propaganda, beyin yıkama ve korkutma yıkıntısının altında susturulmuştur, ancak bu saçmalıkları özümsemediğini açıkça görmek olanaklıdır. Bu büyük bir güçtür. Sahneye çıkabilir. İnsanlığın geleceği için çıkmalıdır.
İşin bütün güçlüğü burada; bu büyük gücü meydanlara çekmektedir. Teröristler savaşında savaş çizgileri tanımlanmıştır, saflar ayrışmış, kaynaklar ve güçler seferber edilmiştir, bu geniş çaplı askeri, siyasal ve diplomatik bir karşılaşmadır, ancak bütün kuruntulara karşın bu savaşın düşünsel ve siyasal çerçevesi her iki tarafın önderleri açısından apaçık ortadadır. Ancak bizim safımızda, bu korkunç perspektifin karşısında durması gereken insanlığın safında her şey bulanıktır.
Çeşitli ülkelerde teröristlerin savaşına karşı direniş saflarının geniş ölçüde oluşup etkinleştiği kuşku götürmüyor. Ancak İslamcıların ve Amerikalılar’ın açık bir kurama ve stratejiye, özdeş ve işlerli bir yoruma gereksinim duydukları gibi bu halk hareketi de düşünsel ve siyasal bir bayrağa ve bir dizi işlerli stratejik ilkeye gereksinim duymaktadır. Çeşitli siyasal hareketler özellikle sol kanatta bu hareketi yönlendirip önderliğini ele geçirmeye çalışacaklardır. Soru bu “Sol”un kendisine hangi çizginin egemen olduğudur.
Geçen bölümde her iki kutbun şahinlerinin yanında, Amerika’nın militaristleriyle İslamcı faşistlerin yanında, bu çekişmenin taraflarını savunmak üzere daha karmaşık, daha oturaklı ve daha “saygın” iki başka yorumun olduğunu anlattık. Amerikan militarizminin yanında uygarlığın terörizmle savaşının borazancılığını yapanlar var. İslami hareketin katillerinin yanında da İslami terörizmi 70’li yıllarda yaygın olan ulusal-dinsel ve Üçüncü Dünyacı “anti emperyalizm”iyle gerekçelendirenler bulunmaktadır. Bu yorumların hiçbiri insanlığın direniş hareketine ciddi biçimde nüfüz edip onu etkileyemez. Batı’daki merkez sağ partiler ve Batı’daki ve Doğu’daki önceki yılların geleneksel öğrenci-aydın solunun arta kalanları bu daha pişkince formüllerin her iki taraftaki müşterileri olacaklardır. Kuramsal ve siyasal düzeyde dünyanın öncü insanlarının potansiyel hareketini çıkmaza sürükleyebilecek şey pasifist konum ve var olan durumu korumaya (yalnızca Amerika’nın Afganistan’a çıkarma yapmasını önlemeye) veya önceki dengeyi (11 Eylül’den önceki durumu) yeniden kurmaya yönelik liberallerin abes çabalarıdır.
11 Eylül olayı toplumdan kopmuş insanların durup dururken gerçekleştirdikleri canice bir eylemi değildi, Amerika’nın muhtemel askeri müdahelesinin de böyle olmadığı gibi. 11 Eylül öncesinde dünya dengede değildi, olumsuz bir gelişmeler süreci içindeydi. Bu olayların ardında önemli ekonomik, toplumsal ve siyasal güçlükler yatmakta. Dünyayı bu yöne bu güçlükler itmiştir. Bu güçlükler yanıtlanmalıdır. 11 Eylül siyasal İslam’ın bu güçlüklere yanıtının bir köşesidir. Taliban’ı yönetime getirmek, Irak halkını açlığa mahkum etmek, Filistin halkını boğmak, Belgrad’ı bombalamak ve şimdi de “terörizmle uzun savaş”ın Amerika ve Avrupa’daki sermaye başkanlarının bu karşıtlıklara yanıtı olması gibi. Halk hareketi böyle koşullarda sükunete çağrı ve “Afganistan’a Saldırmak Yasak” hareketi olamaz. Mevcut durumu korumak yalnızca gerçek dışı, hayali değil özgürlükçü ve işlerli de değil. Teröristlerin savaşına karşı insanların direniş hareketi yalnızca dönemimizin ana ekonomik ve siyasal sorunlarına verilen pozitif yanıtlar ve mevcut durumu korumaya değil mevcut durumu değiştirmeye yönelik etkin bir konum edinmek yoluyla örgütlenebilir. Biz bu olaylar yoluyla gözler önüne serilen bütün güçlüklere ilişkin, Kuzey Güney sorununa, Filistin sorununa, Irak sorununa, siyasal İslam sorununa, Afganistan ve İran sorunlarına, militarizm ve Amerika ile NATO’nun yeni dünya düzenindeki güç paylaşımı sorununa, ırkçılık, Avrupa kalesi vs konularında kendi bağımsız çalışmalarımıza ve yanıtlarımıza sahip olmuşuzdur. Bu, teröristlerin savaşına karşı halkın direniş hareketinin gündemine ve yanıtına dönüşmelidir. Bu bizim ile 11 Eylül öncesi dünyasının çatlaklarını görmeyen veya görmezlikten gelen sükunetçiler ve pasifistlerle olan farkımızdır. Tüm bu serüvenlerden önce dünyayı değiştirmek üzere bir gündemimiz olduysa mevcut koşullarda ilkesel bir konuma yerleşmenin de temeli bu yeni koşullarda o gündemimizi izlememizdir. Biz Afganistan’ı katil Taliban çetesine bırakmak niyetinde değiliz, biz eli füzesinde Amerika’nın egemenliği altında yaşamak niyetinde değiliz, biz Ortadoğu’daki siyasal İslam’a ve İslami yönetimlere dayanmak niyetinde değiliz, biz Filistin halkının yurtsuzluğuna ve sürekli bastırılmasına boyun eğmek istemiyoruz. Biz, ister İslamcı intihar terörizmi olsun ister askeri, Pentagon terörizmini istemiyoruz, biz dünyanın yarısının yoksulluğunu kabul etmiyoruz, biz Avrupa çevresine örülen duvarları ve kuleleri istemiyoruz, biz ırkçılığa ve etnisizme boyun eğmeyeceğiz. Ne 11 Eylül cinayeti ne de NATO’nun Hundukuş’taki olası savaşı dünyayı değiştirmeye yönelik etkin bir hareketi görevsiz ve eleştirisiz edilgin, sükunetçi bir harekete dönüştürmemelidir.
Hümanist ve barış yanlısı hareket bugünün koşullarının yanıtı değildir. Ancak bu hareket, insanların kendiliğinden barışçıllığı, insancıllığı ve tutuculuğundan dolayı Batı toplumunun sıradan insanlarına etkisi oldukça büyüktür. Böyle bir konum Amerika’nın Afganistan’a müdahalesini mahkum eder ancak Taliban yönetimi konusunda sorumluluğu üzerinden atar. Müslümanlara karşı provokasyona ve ırkçılığa karşı çıkar ancak Filistin halkının yararına İsrail ve Amerika’ya baskı uygulamaya bir neden görmez. Bu tutum Jack Stera için İslami terörizmi evcilleştirmek üzere ziyaretinde başarılar diler ve bu ziyaretin kurtların İran halkı üzerindeki egemenliklerini pekiştireceğiyle ilgilenmez, bu konum Batı ülkelerinde yaşayan müslümanların medeni haklarını savunur ancak gerilim yaratmamak için İslami tesettüre, kadınların İslami ülkelerde ve ortamlarda haklardan yoksunluğuna yöneltilen eleştiriyi geçersiz sayar ve bu eleştiriyi engeller. Bu tutum herkesi sahneden çekilmeye ve durumu olduğu gibi bırakmaya çağırır. Bu hareket itirazı olan insanlığın zihniyetine ve eylemlerine egemen olursa sahneyi Batılı ve Doğulu teröristlere bırakacaktır. Bir gelecek var olacaksa bu insanlar safının önünde oluşacak etkin, özgürlükçü ve öncü bir çalışma çizgisiyle olacaktır. Bu komünistlerin görevidir. Yeni komünistlerin, Marx komünistlerinin, bizim görevimizdir.
Sonraki bölümde teröristlerin savaşına karşı etkin bir çalışmanın ana hatlarına değineceğim. Ancak kısa da olsa bugünlerde gündemde olan soruna, Amerika’nın Afganistan’a düzenleyeceği olası saldırı konusuna değinmem gerek. Dünya halkın yüzde 99’u Amerika’nın Afganistan’a saldırmasının hatta bu operasyonun ereği olarak sunulan Bin Ladin’in tutuklanması veya öldürülmesinin teknik açıdan niçin olanaksız göründüğünü, Amerika ve İngiltere’ye karşı İslami terörizm tehlikesini azaltmadığı gibi bir sonraki operasyonun gerçekleştirilme olasılığını artırdığını açıkça anlatabilir. Amerika ve İngiltere devletleri de bu gerçeği biliyor görünüyorlar. Batı’nın sorunu yorumlaması insanlara daha kolay ve daha hızlı yutturulabileceğini düşündükleri Hollywood ve James Bond yorumları çerçevesinde yer almaktadır. Dünyanın uzak bir köşesinde deli bir milyoner veya gangster uygarlığı yok etmek niyetinde, Saddam, Miloseviç, Bin Ladin; Amerikalı kahramanlar insanlığı kurtarmak üzere yollanırlar. Ancak kendi çözümlemeleri siyasal İslam’ın ve İslami terörizmin tek bir kuvvetler komutanlığının ve merkezi komuta noktasının ve piramit biçiminde örgütlü bir teşkilatı olmadığını, resmi veya resmi olmayan ilişkiler çerçevesinde, bölgesel düzeyde geniş insiyatife sahip yeraltı bir ağ biçiminde hücreler, örgütler, şebekeler ve devlet içi topluluklardan örüldüğünü göstermektedir. Afganistan’a girmek Batı için daha geniş kapsamlı askeri ve siyasal bir hareketin başlangıcıdır. Bin Ladin’in tutuklanması veya öldürülmesi doğal olarak iç sahnesinde Amerika’nın sonraki askeri eylemlerinin hızını azaltması ve “Amerika’nın intikamı” için İslamcı teröristlerin bir sonraki saldırılarına kadar –ve yalnızca o zamana kadar- Amerika’nın iç ortamını yatıştırması için bir temel hazırlaması sonucunu doğurur. Ancak bu sınırları henüz açıklanmamış Ortadoğuda’ki daha geniş kapsamlı siyasal ve askeri bir hareketin küçücük bir adımıdır. Son çözümlemede bu siyasal İslam’la bir güç denemesidir. Bu, Batı’nın Ortadoğu toplumlarının marjinlerinde bulduğu ve bu toplumlardaki yeni yetme kapitalizmi savunmak üzere Sol’a karşı ve Doğu Blok’una baskı uygulamak için sahnenin merkezine yerleştirdiği aynı gerici harekettir. Bu güç denemesi sınırlı kalabilir, ancak özellikle siyasal İslam’ın ve İslami terörizmin dağınık ve fanatik karakterinden dolayı daha temel bir hesaplaşmayla sonuçlanabilir. Siyasal İslam Batı’nın desteği olmaksızın Ortadoğu’da kalıcı değildir. Daha şimdiden Pakistan’daki seküleristlerle İslamcıların savaşımlarının yükselişe geçmesi, İran’daysa Hatemicilerin yarı canlı gövdelerinin canlanması ve kanatlar arasındaki kavganın yükselmesi Batı’nın siyasal İslam’la savaşının bu ülkelerde burjuva fraksiyonları arasındaki güç dengelerini İslamcıların aleyhine bozabilecek ciddi değişimlerin fitilini ateşleyebileceğini göstermektedir.
Amerika’nın Afganistan’a saldırısının özü konusunda ne denebilir? “Afganistan’a Dokunma!” ilkesel ve ilerici bir tutum mu? Afganistan halkı ve muhalefeti bundan başka şeyler söyleyecekler. Büyük bir cinayet ve uyuşturucu kaçakçılığı çetesi olan Taliban’ın yıkılışının ufuğu Afganistan’ın siyasal güçlerini iyimser bir hareketlilik içine sokmuştur. Taliban’ın yıkılışını istemek insancıl ve ilerici bir istektir. Amerika’nın militarizmine karşı doğru ve ilkesel muhalefetin Afganistan’ı Taliban’ın eline bırakmak olarak anlaşılmasına izin vermemek gerek. Bu sükunetçiliğin ve mevcut durumu savunmanın yetersizliği ve yanlışlığının açık örneklerinden biridir. Afganistan halkı yıllardır Taliban’ın devrileceği günü bekliyor. İşin aslı Amerika’nın Afganistan’ı kurtarmak üzere bu ülkeye giriyor olmadığıdır. Taliban’ı kendileri işin başına getirdiler. Bu sefer onu güçsüzleştirebilirler ancak varlığını de facto olarak kabul edebilirler. Müşerref’e Afganistan’ın sonraki yönetiminin Pakistan’ın isteğine uygun olacağı sözü vermişler. Bu canavarları devirip yerine aynı cinsten başka bir canavar hortlatmayı düşünüyorlar. İlkesel tutum Afganistan’ın ilerici opozisyonunun ve halkının şu anki koşullarda Taliban’ı devirip yerine halkın seçtiği bir yönetimi kurmak için omuz omuza mücadele etmeleridir. Bunu Batı’ya, Birleşmiş Milletler’e ve Amerika’ya dayatmak gerek. Amerika ve müttefik güçlerinin Afganistan sivil halkına her türden saldırıları ve kentlerinin, köylerinin ve yaşamlarının altyapısı ve maddi araçlarının tahrip edilmesi mahkum edilmelidir. Amerika, Pakistan, İran ve diğer devletler arasında yeni bir çeteyi Afganistan halkının başına musallat etmek üzere her türden oyun mahkum edilmelidir. Ancak Taliban’ın yabancı ordular tarafından devrilmesi kendiliğinden bu eylemi mahkum etmeyi gerektirmez. Taliban Afganistan’ın meşru yönetimi değildir. Taliban devrilmelidir. Sorun onun yerine geçecek yönetimde ve Afganistan halkının bu ülkenin siyasal rejimini belirlemek sürecine katılmalarının özgürlüğünü ve gerçek olanaklarını güvence altına almaktadır.
(sürecek)


