تبليغاتX
فرياد ياران سهند

İki gerici kutüp

11 Eylül’deki insanlığa karşı korkunç terörist cinayet ve Amerika’daki binlerce savunmasız insanın öldürülmesi dünyayı çağdaş tarihinin en karanlık ve en kanlı dönemlerinden birinin eşiğine sürükledi. Amerikan egemen kesiminin terörizme karşı dünya savaşı olarak adlandırdığı şey gerçekte dünyanın teröristlerin dünya savaşında yeni ve yıkıcı bir döneme girmesidir.

Bu insanlık karşıtı çekişmenin iki yanında kanlı damgalarını dünyamızın son iki kuşak insanlarının yaşamlarına basmış olan uluslararası terörizmin iki ana ordusu yer almaktadır. Bir tarafta uluslararası devlet terörizminin, korku ve baskının ve haraç almanın en büyük makinası durmaktadır. Bu makina insanlara karşı nükleer silah kullanan ve Hiroşima ile Nagazaki’deki yüz binlerce habersiz ve suçsuz insanı birkaç saniye içinde yakıp kül eden tek devlet olan, milyonlarca kişiyi Vietnam’da katleden ve yurtlarını kimyasal silahlarla bombalayıp yakan ve faydasız duruma getiren Amerikan egemen kesimi ve devleti, Irak’tan Yugoslavya’ya kadar insanların evlerini, okullarını ve hastanelerini başlarına yıkan ve milyonlarca çocuğun besinine ve ilacına el koyan NATO ve Batı devletleri ittifakı, işgal eden, ele geçiren, katliam yapan ve yoksun bırakan İsrail burjuvazisi ve devletinden oluşmaktadır. Bunlar mülteci kamplarını roketlerle dövüyorlar, babalarının kucağına sığınmış ve okul sıralarındaki on yaşında çocukları hedef alıp öldürüyorlar. Hiroşima’dan Vietnam, Granada ve Irak’a kadar, Endonezya ve Şili’deki idam meydanlarından Filistin’deki insan mezbahalarına kadar bu emperyalist devlet ve devlet dışı terörizm kutbunun dosyası inkar edilemez karanlığıyla ayan beyan dünya insanlarının gözü önünde bulunmaktadır.

Karşı kutupta islami terör ve kirli, gerici siyasal İslam hareketi yer almaktadır. Bir zamanlar Soğuk Savaş döneminde Ortadoğu toplumlarında Sol’a karşı yerel gericiliği örgütlemek üzere Amerika ve Batı’nın yarattığı ve beslediği bir kesim olan bu hareketler şimdilerde uluslararası terörizmin etkin bir kutbuna ve Ortadoğu’daki burjuva güç savaşının bir ayağına dönüşmüşlerdir. Siyasal İslam’ın insanlık karşıtı tarihi İran, Afganistan ve Pakistan’dan Cezayir ve Filistin’e kadar soykırımlar ve ürkütücü cinayetlerin uzun bir listesinden oluşmaktadır. İran ve Afganistan’daki devlet eli ve paramiliter çetelerce gerçekleştirilen cinayetlerden İslami terör örgütlerinin İsrail, Cezayir, Avrupa ve Amerika’nın orta yerlerine kadar uzanan gündelik terör eylemlerine dek, düşünsel ve siyasal muhaliflerin kanla bastırılmasından gerici ve insanlık karşıtı yasaları insanlara özellikle de kadınlara dayatmalarına dek, şeriata uygun kelle koparmalar ve el kesmelerden otobüslere, kafelere ve diskoteklere bomba yerleştirip katliam yapmalara dek bu gericilerin karneleri cinayetlerle dolup taşmaktadır.

Şimdiyse bu savaş yüzbinleri hatta milyonları yarın Afganistan’da öbür gün dünyanın herhangi bir köşesinde tutsak edip kurban etmeye hazırlanıyor. Bunun karşısında durmak gerek.

Savaş propagandası

Bu askeri saflaşmaya koşut olarak iki kutupdaki ideolojik ve propaganda saflaşmasına da tanık olmaktayız. Teröristlerin dünya savaşına karşı özgürlükçü insanlıktan oluşan bağımsız bir safın oluşturulmasının birinci koşulu bu propaganda duvarını çatlatıp yıkmak ve dünyayı yutacak olan yalan ve iki yüzlülüğün büyük dalgasının içinden gerçeği çekip çıkarmaktır. İki kutupdaki yandaşların bayrakları uzaktan görünüp seçilebilir. Günümüzün karmaşık dünyası artık bu yontulmamış düşüncelere fazla yüz vermemektedir. Amerikan ve Batı borazancılığı ve militarizmi, ırkçılık, “uygarlıklar savaşı” saçmalıkları ve buna benzer zırvalıklar Batı toplumunda yalnızca marjinal etkiler yaratabilir. Amerika ve Batı devletlerinin başındakiler ve medyaları bu kaba ve ilkel düşüncelerin ve konumların adım attıkları bu savaşın ideolojik ve propagandatif çerçevesini oluşturamayacağını bilmektedirler. Karşı kutupta da İslami cihad, ayrım gözetmeksizin tanrı ve din yolunda, Kudüs’ün ve İslam yurdunun kan emici dünya emperyalizmi ve siyonizminden kurtarılması için kan dökmek genelde yalnızca siyasal İslam’ın saflarında ve yandaşları içinde etkili olmakta ve Ortadoğu coğrafyasındaki geniş halk kitlelerini örgütleyememektedir. Yolda olan kanlı askeri çatışmalarına dayalı olacak ideolojik ve propaganda savaşı açıktan açığa aşırı, sektarist ve kaba yorumlara dayanamaz. Son çözümlemede Batı’da ve Ortadoğu’da geniş halk kitlelerini bu savaşın içine çekebilecek ve bu gerici çatışmanın taraflarının yanına yerleştirebilecek şey bu ilkel düşünceler değil şu ana dek bile hızla ortaya çıkışlarına tanık olduğumuz daha ince gerekçelendirmeler ve yorumlardır.

Batılıların formülasyonlarda, Bush’un kovboyumsu jestlerine karşın, “uygar insanlık” terörizm tehlikesiyle karşı karşıya kalmaktadır. Amerika bu uygarlık safının önderi olarak çizilmektedir. Amaç teröristleri etkisiz bırakmak ve teröristleri adalete teslim etmektedir. Görünüşe göre sorun Irak’a saldırmaktan ve Belgrad’ı bombalamaktan daha açıktır. Kim “Amerika”nın askeri siyasetini eleştirebilir ki? Hem de “halkı”ndan altı bin kişi böyle barbarca öldürüldüğünde? Amerika devletinin bu terörizmi bastırması ve “yurtdaşları”nı hatta bütün dünya insanlarını yolda olabilecek sonraki cinayetlerinden koruyacak askeri harekatından daha doğal ne olabilir ki? “Uygar insanlık” kulübüne üye olmak için etnik, ırksal ve dinsel hiç bir koşul aranmamaktadır. Hangi renkte, görünüşte veya inançtan olursa olsun başvuranların Amerika’yı destekleme formunu doldurmaları yeterlidir. Savaş propagandası bu kez ırka, etnisiteye, dine, siyasete bile dayanmayacaktır. Petrol akışını korumak, Suudi Arabistan’daki demokrasiyi savunmak ve Kuveyt’i şeyhlerine geri vermek tartışılmamaktadır. Amerikan ordusu bu kez sözümona yaşam hakkını, yolculuk yapmak özgürlüğünü, insanların sokaklarının köşe başlarında patlamama hakkını savunmak için zırhlarına kuşanmaktadır. 11 Eylül cinayeti Amerika ve NATO’ya dünyanın en uzak köşelerine müdahale etmelerinin gerekçesinin bugüne kadarki en güçlü ideolojik ve propagandatif çerçevesini sağlamıştır. Şu anda Batı’daki geniş halk kitlelerini bu ülkelerin egemen kesimlerinin askeri siyasetlerinden ayırmak Herkülce bir bilinçlendirme çalışması gerektirmektedir. Bu düşünsel denge hızla değişebilir ancak şu anda “uygarlığın terörizmle savaşı” savı Batı’daki kamuoyunun düşüncelerinin denetiminin bütünüyle Batı siyasetçilerinin ve medyasının ellerine geçmesini sağlamıştır.

Karşı kutupta da siyasal İslam ve İslami terörizmi savunmaya yönelik karmaşık ve görece olarak etkili bir kuramsal çerçeve oluşmaktadır. Bu cinayetlerde binlerce kişinin yaşamının kana bulanmasını açıkça savunmaya çok az kişi cesaret edebilmekte. İran ve Afganistan’ı yöneten canavarlar bile söylemlerini yumuşatmak zorunda kaldılar. Siyasal İslam ve İslami terörizmi açıkça savunmak bu kutbun bayrağı olmayacaktır. İslami taraf teröristlerin savaşında Üçüncü Dünya’da özellikle de Ortadoğu’da küçük burjuva “anti emperyalizmi”nin temel dayanaklarından biri olan eski ancak işlevsel bir yoruma ve gerekçelendirmeye dayanacaktır. Biz yedi yıl önce İsrail, Mısır ve Cezayir’deki islami katliamların dalgasının ardından Enternasyonal dergisinin baş köşesinde terörizme bu gerici arka çıkışı kesin biçimde açığa çıkarıp mahkum ettik. O kısa yazıyı burada yeniden sunmak uygun olabilir:

“Ortadoğu ve Kuzey Afrika’yı İslami cinayetler dalgası kaplamıştır, bu dalganın kurbanları sıradan insanların en sıradanlarıdırlar. Mısır ve Cezayir’de ister işçi olsun ister turist ve emekli yabancı ülke yurttaşlarına kurşun yağdırıyor ve boğazlarını kesiyorlar, ilkokul öğrencilerini bombalarla öldürüyor zorla evlendirilmeye yanaşmayan genç kızları kana buluyorlar. Tel Aviv’de çocuk, genç, yaşlı demeksizin yoldan geçenleri veya otobüslerle seyahet edenleri öldürüyorlar. Ve kahramanca İsrail’den Cezayir’e kadar şaşkınlık içindeki insanlığa bu “silahlı mücadele”nin süreceği konusunda güvence veriyorlar.

Bir zamanlar geleneksel “anti emperyalist” Sol Üçüncü Dünyacı ve Batı karşıtı hareketlerin kör terörist eylemlerini desteklemese bile görmezden geliyordu. Yoksun uluslara ve baskı altındaki halklara yapılan zülüm onların bakış açılarına göre bu terörizmi meşru bir tepki olarak gerekçelendiriyordu. Kurbanları her geçen gün daha fazla savunmasız, habersiz sivillerden seçen Filistinli örgütlerin, Müslüman hareketlerin veya İrlanda Kurtuluş Ordusu’nun terörizmi önceki dönemlerdeki bu “meşru” terörizmin belirgin örneklerindendir. Görünürde bu terörizm önceki ve şimdiki dönemlerin baskılarına yanıt niteliğindeydi, görünürde bu terörizm baskıcı güçlerin ve devletlerin insanlık dışı siyasetlerine karşı bir tepki olarak ortaya çıkmıştı. İşin ilginç tarafı İsrail devletinin de yıllarca tıpatıp aynı uslamlamalarla, Hitler faşizminin akıl almaz soy kırımı ve çeşitli ülkelerdeki Yahudi karşıtı hareketlerin cinayetlerine dayanarak yoksun Filistin halkının şiddetle bastırılmasını ve Filistinli gençlerinin her gün öldürülmelerini gerekçelendirmesidir.

Bu gibi uslamlamalar ve buna dayanarak ister Arap ve Filistinli örgütler ister İsrail devleti tarafından yürütülen kör terörizm her zaman komünizm ve işçi sınıfı açısından iflas etmiş bir siyaset olarak belirlenmiş ve mahkum edilmiştir. Bu yüzyılda Yahudi halkın başına gelen korkunç felaketlerle aşırı Sağcı İsrail devletinin Filistinlilere karşı gerçekleştirdiği cinayetler ve yürüttüğü baskı politikaları arasında hiçbir gerçek ve meşru bağlantı bulunmamaktadır. Yoksun Filistin halkının maruz kaldığı zorluklarla ister İslamcı olsun ister olmasın bu halka yakıştırılan örgütlerin terörizmleri arasında en ufak gerçek ve geçerli bir bağlantı bulunmamaktadır. Bu, ister devlet içi ister devlet dışı olsun burjuva hareketlerinin halkın maruz kaldığı güçlükleri kötüye kullanmaları ve bunları kendilerine sermaye yapmalarından başka değildir. Bu terörizmin özellikle bölge ülkelerinde işçi sınıfı tarafından mahkum edilip sahneden dışarı çıkarılması işçi sınıfının bu felaketleri sona erdirmek üzere mücadelenin başında yer almasının yaşamsal koşullarından biridir.

İslami cinayetlerinin yeni dalgası özellikle Afrika’nın kuzeyinde görünürde bu gibi gerekçeleri bile gereksinmemektedir. Bir sarıkla bir silah insanlığa karşı bu kirli cihadı başlatmaya gerekli olan her şeydir. Bu İslami gangsterizmdir, bunun başında da İran’daki egemen rejim yer almaktadır. Bu hareketin yazgısı da İran’da belirlenecektir.” (Mansur Hikmet, Enternasyonal, 1. Dönem, No. 16, Kasım 1994)

Bu çekişmenin şiddetlenmesi özellikle de Amerikan ordusunun ve müttefiklerinin Afganistan’a olası askeri müdahelesiyle İslami hareketi “anti emperyalist savunma” ve Amerika ile İsrail’in cinayetleri ve baskıcı siyasetlerine dayanarak bu hareketin terörist eylemlerini gerekçelendirmek bir daha Ortadoğu halkları ve siyasal partileri ile geleneksel radikal ve aydın Sol çevrelerde kendisine bir yer açabilir. Bu güç savaşında İslami gangsterizm ve gericiliğin ana düşünsel sığınağı açıkça insanlık karşıtı olan kokuşmuş dinsel ve İslami sloganlar değil bu ulusal-dinsel küçük burjuva sözümona “anti emperyalizm”i olacaktır.

Teröristlerin savaşı karşısındaki hiç bir halk hareketi bu gericiliğin her iki tarafındaki düşünsel çerçeveyi ve iki yüzlü savaş propagandasını deşifre edip yıkmadan başarılı olamayacaktır.

Savaş ne üzerinedir

Bu her iki tarafta da bir güç savaşıdır. Terörizm bu çekişmede bir gerçektir ancak bu çatışma ve alevlenecek olan savaş terörizm üzerine değildir. Herkes Amerika’nın Afganistan’a girmesinin Bin Ladin’i tutuklamasının bile Batı’yı tehdit eden İslami terör hareketlerinin yürüttüğü kampanyayı bir iğne ucu kadar geriletemeyeceğini ve Avrupa ile Amerika’da oturanlara daha fazla güvenlik sağlamayacağını bilmektedir. Tersine bu tehlikeyi şiddetlendirecektir. Filistin sorunu Amerika ile İslami hareketin doğrudan karşılaştıkları yerdir. Ancak bu çatışma özel olarak Filistin sorununun çözüme kavuşturulmasına da ilişkin değildir. Amerika’nın sözünü ettiği resmi politikası olan “geniş çaplı sürekli ve çok yönlü askeri savaş” her iki sorunu, İslami terörizm ile Filistin sorununu, şiddetlendirecektir. Yalnızca bununla kalmayacak, bölgesel ve uluslararası durumu alt üst edebilecek etkileri olacak Pakistan’daki olası bir iç savaş ve Ortadoğu bölgesinin görünürde istikrarlı ülkelerinde ciddi yönetim bunalımları bu askeri siyasetin ilk sonuçlarından olabilir. Bunu kendileri de iyice bilmektedirler. Ancak bu arada Amerika için ana sorunsal dünyanın biricik süper gücü olarak uluslararası hegemonyasını, askeri ve siyasi egemenliğini genişletmek ve tespit etmektir. Filistin sorununun çözümü veya İslami terörizmle mücadele bu siyasetin ereği değildir. 11 Eylül cinayetinin yol açtığı baskılar ve fırsatlara dayanarak Amerika’nın uluslararası konumunu güçlendirmek ve genişletmek bu siyasetin ana ereğidir.

Bu, İslamcılar için de bir güç savaşıdır. Ne Filistin halkının yaşadığı güçlükler ne de Batı’nın Doğu’ya tarih boyunca uyguladığı baskılar bu terörizmin kaynağı değildir. İslami hareket azalmakta olan etkisini ve daralmakta olan yaşam alanını korumak ve son çözümlemede Ortadoğu’daki burjuva güç yapısı içindeki konumunu genişletmek için çabalamaktadır. Terörizm ve Batı ile Batıcılık kokan her şeyle kör düşmanlık bunların Amerika ve İsrail’i doğru olarak haktan yoksunlukları ve yoksulluklarının ana etmenleri olarak niteledikleri toplumlarda ve halklar arasındaki ana sermayeleridir. Ortadoğu’da barış, Filistin devletinin kuruluşu, ulusal ve etnik baskıların hafiflemesi ve Filistinlilere uygulanan ayrımcı politikaların giderilmesi Ortadoğu’da İslami hareketin ölüm çanlarını çalmaya başlar. Terörizm İslami hareketin Ortadoğu’daki ulusal, etnik ve dinsel ayrımları derinleştirmenin ve bu çekişmeyi siyasal sermayesinin ve güç kazanmasının kaynağı olarak canlı tutmasının ana aygıtıdır. İslamcılar Amerika tarafından kendilerine uygulanacak olan baskıya karşın bu karşılaşmaya kucak açacaklardır.

Uluslararası terörist ve askeri kutuplar arasındaki bu eşi görülmedik ve ölümcül karşılaşmaya karşı bağımsız bir halk hareketini örgütlemek için bu gelişmelerin gerçeklerini savaş propagandasının ve karşı tarafların gerekçelendirmelerinin arkasından çekip çıkarmak ve halk arasına taşımak gerek. Bu olayın ve Amerika’nın izlemekte olduğu siyasetin önemli uluslararası ve bölgesel etkileri olacaktır. Dünyanın siyasal ve düşünsel haritasını derinden değiştirecektir. İran’da siyaset bu gelişmelerden şiddetli biçimde etkilenecektir. Bu gelişmelerin ana düğüm noktalarına ve ilkesel komünist bir siyasetin ana hatlarını sıralamamız gerek.

(sürecek)

+ نوشته شده توسط سهند در یکشنبه نوزدهم اسفند 1386 و ساعت 23:17 |

Afganistan’da bir savaş sürmekte değil. Mantıksal olarak bir savaşın en az iki tarafı olması gerek. Şu an sürmekte olan şey Afganistan’ın Amerika tarafından bombalanmasıdır. Kendi kendini dünya jandarması ilan etmiş dünyanın tek süpergücünün bu yeni icat ettiği taktikle milyonluk ölçekteki terör ve korkutma resmen savaş yerine oturtulmuş durumda. Vietnam’dan sonra Amerikan toplumunun uzak cephelere yollanan askerlerin ceset torbalarının dönüşünü görmemesi gerek. Bunun bedelini ise kötü talihten dolayı Amerikan Ulusal Güvenlik Konseyi ve Dış İşleri Bakanlığı’nın Dr. Strange Love’larının tezlerinde Amerika’nın yeni şeytan yüzlü düşmanı ve “şer imparatorluğunun” yeni önderi olarak tanımlanan ülkenin sivil halkı ödemek zorundadır. Amerika’nın vermediği kayıpları yüzlercesiyle genelde dünyanın yoksul ve marjinal bir ülkesinde ekmeklerini zor bela elde eden sivil halka yüklüyorlar. Bir gün kura Irak halkı adına çıkar, bir gün Yugoslavya, bir gün Libya ve başka bir gün Afganistan. Gece karanlığında on bilerce metrelik yükseklikten, uzak okyanusların dalgalarının ardındaki gemileri ve denizaltılarından halkın kentlerinin başına on binlerce ton bomba ve füze yağdırıyorlar. Övünçle karşı taraftaki ülkeyi “bombalarla taş devrine geri götüreceğiz” diye ilan ediyorlar, bununla birlikte “akıllı” Amerikan bombalarının yalnızca suçlululara isabet ettiğinde ısrar ediyorlar. Amaç korkutmaktır. Bütün toplumu korkutmak. Korkuyu, ölüm korkusunu, yurtsuzluk korkusunu, toplumu felçe uğratacak ve her türden direnişi olanaksız kılacak biçimde uygarlığın bütün göstergelerinin yok olmasının korkusunu egemen kılmak. Amerika kara kuvvetleri şimdi atışların bitimi ve toz duman ile uğultunun dinmesinin ardından gidip cansız avı getirecek bir av köpeğidir yalnızca.

Taliban’a hiç kimsenin, Amerika ve Batı’nın bile, savaş ilan etmesi kınanamaz. Taliban gitmelidir, son çözümlemede de şiddet ve askeri operasyonla devrilebilir. Batı’nın Taliban’a karşı şimdiki düşmanlığı bu güne kadarki dostluğuna yeğdir. Zaten Batı’nın iş başına getirdiği katillerin dükkanlarının kapanmasına kimse karşı değil. Ancak savaş ve terör arasında fark var. Amerika ile İngiltere’nin Afganistan’da yaptıkları terörist eylemlerdir. Afganistan kentlerinin ve yerleşim birimlerinin bombalanması kınanmalı ve derhal durdurulmalıdır. Taliban’ın askeri gücü ve süpergüçlerin Afganistan’da dize getirilmelerinin tarihiyle ilgili anlamsız ve başı sonu belirsiz mitolojiler bu terörist yöntemin sürmesine hizmet etmektedir. Sovyetler’e karşı savaşta Afgan Mücahitleri Batı ile Amerika’nın perde önündeki gücüydüler. Taliban, Batı’nın Pakistan ve Arabistan’ın yardımıyla yarattığı bir cinayet ve uyuşturucu kaçakçılığı çetesidir. Düğmesini kapatıp bir kaç hafta içinde ortadan kaldırabilirler. Ancak hava terörizmi daha güvenli, daha göz kamaştırıcıdır, dünyanın hoşnutsuz halkı için daha ibret vericidir, daha süpergüçcedir. Bu insanlık dışı yöntem karşısında durmak gerek.

Amerika ile İngiltere’nin Afganistan’daki operasyonları Taliban’ın devrilmesi ve Bin Ladin’in öldürülmesiyle sonuçlansa bile Batı’ya karşı İslamcı terörizm tehlikesini azaltmadığı gibi bu terörizmin boyutlarını şiddetlendirir ve genişletir. Bunu Batı devletlerinin önde gelenleri de bilmekte ve bu konuda Batılı ülkelerin yurttaşlarını uyarmaktalar. Ancak 11 Eylül cinayetine karşı Afganistan’ın ilk sahne ve Amerika’nın “intikamı”nın ilk alanı seçilmesinin onlar için iki önemli özelliği bulunmaktadır:

Birincisi, İslamcı terörizm ve bu terörizmin beslendiği Batı karşıtı nefretin siyasal bir olgu ve siyasal bir çözümü olduğunu kabul ederlerse bile salt siyasal bir tepkinin Amerika topraklarında gerçekleştirilen büyük fiziksel ve askeri bir saldırıya yeterli ve uygun bir yanıt olacağını düşünmezler. Militarizm Amerika’da resmi ideolojinin ana dayanaklarından biridir ve bir süpergüç olarak Amerika’nın kimliğinin tanımlanmasının köşe taşıdır. Amerika’ya saldırı, bu bakışa göre, yalnızca başkasına başka bir yerde saldırıyla yanıtlanabilir. Amerika için 11 Eylül’ün intikamı, siyasal İslam ve İslamcı terörizmin niteliği, nedenleri ve özelliklerinden bağımsız olarak, yalnızca askeri bir hareket olabilir. Bu askeri hareket büyük olmalı, “Amerika’nın hışmını ve gücünü”, Amerika’nın şiddetini temsil etmeli. Ancak büyük askeri harekatın alana gereksinimi vardır. Savaş, savaş meydanı gereksinir. Afganistan’ın seçilmesinin nedeni Bin Ladin’in orada bulunmasından dolayı değildir, tersine Bin Ladin’in seçilmesi Afganistan’da bulunduğundan dolayıdır. Aleni veya gizli olarak İran’da, İngiltere’de, Fransa’da, Mısır’da, Pakistan’da, Lübnan’da ve Filistin’de, Bosna ve Çeçenistan’da yaşayan İslamcı terörizmin ele başlarının sayısı az değil. İslamcı terörizmin tanımlanmış hiyerarşik bir piramit olduğu, başında da Bin Ladin’in bulunduğu görüntüsü saçmadır. Bu hiyerarşi içinde Hameneyi’nin Bin Ladin’in altı olması olanaklı değil. Anahtar Afganistan’dır. Büyük askeri harekatın alanı olabilecek bir yer. Afganistan, Amerikan yönetiminin sözünü verdiği geniş ve korkunç ölçekteki askeri “Amerika’nın İntikamı” harekatının olanaklı tek alanıdır. Afganistan dışında böyle tanımlanabilecek ve saldırılabilecek bir askeri hedef bulunmamaktadır. Burada bile Batı devletlerinin başındakiler yok edilmek üzere yeterince yüksek binaların ve geniş köprülerin olmayışından yakınıyorlar.

İkincisi, önceki bölümde de söylediğim gibi, Afganistan’da, Taliban ve Bin Ladin’le çekişmenin arkasında belirlenmesi istenen şey Amerika ve Batı’nın siyasal İslam’la ilişkileri ve güç dengeleridir. “Terörizme karşı uzun savaş” siyasal İslam’a karşı güç denemesinin parolasıdır. Sovyetler’in yıkılışından sonra yeni dünya düzeninin daha kalıcı özelliklerinin tanımlanması için Amerika açısından er ya da geç gerçekleştirilmesi gereken bir güç denemesi. Soğuk Savaş’ın bir yan ürünü olan siyasal İslam, Sovyetler’in yıkılışından sonra, Ortadoğu ülkelerinde ve Batı toplumları içindeki “İslami” ortamlarda güç iddiasında bulunan burjuva bir kutup olarak boy göstermiştir. Bu hareket dünyanın bir kısmında ve İran ve Pakistan gibi oldukça önemli ülkelerde ya resmi olarak yönetimdedir veya bir çok siyasal dayanağı elinde bulundurmaktadır. Çekişmenin bir köşesi Filistin ile İsrail’in gelecekleri konusundadır. Eski Sovyet cumhuriyetlerinde, nükleer silah yığınaklarının bir adım uzağında at koşturmaktadır. Batı’da, Arabistan’ın parası, devlet sübvansiyonu ve kokuşmuş kültürel relativizm ideolojisinin sayesinde İslamzede ortamlardaki gençleri yığınla saflarına katmaktadır. Batı açısından bu siyasal İslam Sovyetler’in kuşatılmasında rol oynayacak olan, İran monarşi karşıtı devriminde solun önünü kesecek, Arafat ve Arap nasyonalizmin başına dert açacak o aynı işbirlikçi ve kukla hareket değildir. Bu hareket şimdilerde daha büyük iddialar taşımaktadır. Batı’nın gölgesinden çıkmıştır. 11 Eylül’de, Amerika açısından, siyasal İslam fazladan bir adım attı. Amerika’nın kalbinde gerçekleştirilen bu terörist saldırı bu kaçınılmaz güç denemesinin düğmesine bastı. Bu olaylar aslında Amerika ve Batı’nın siyasal İslam’la güç savaşının uğrakları ve aşamalarından başka değildir. Amerika açısından bu, İslami devletler, İslamcı partiler ve siyasal İslam hareketinin bütününe karşı bir savaştır. Taliban, Oartadoğu’da siyasal İslam’ın gücünün en güçsüz, karnı en yumuşak ve içi en boş göstergesidir, kaçınılmaz olarak da bu bütünsel güç savaşına girmenin en uygun giriş kapısıdır. Amerika’nın Afganistan’da askeri ve pratik zaferi siyasal İslam’ın gücünün temellerine dokunmayacaktır. Bu bilinmektedir. Ana güç odakları birinci derecede İran ve Arabistan’da, Mısır, Lübnan ve Filistin’deki İslamcı örgütlerdedir. Ancak bu bir güç savaşıdır, bir ölüm kalım savaşı değildir. Dünyanın bugünkü çerçevesinde Amerika ile siyasal İslam’ın askeri olarak gerçekten karşılaşmalarına olanak tanıyan tek alan Afganistan’dır. Her şey ansızın dağılmadan “terörizme karşı uzun savaş”ın göz kamaştırıcı ve sonuca çabuk ulaşabilen askeri bir hareketle başlatılabileceği tek alandır.

Bu siyasal bir çekişmedir

“Terörizme karşı uzun savaş”, Amerika’nın siyasal İslam’la güç savaşı, Afganistan’dan sonra siyasal bir çekişme niteliğinde olacaktır, taraflar bazı uğraklarda birbirlerine karşı bölgesel askeri harekata ve terörist saldırılara başvursalar bile. Amerika açısından bu savaşın amacı siyasal İslam’ı elemek değildir. Hatemicilerin propagandatif alkışlamalarının tersine “İran’ı bombalamaktan kurtaran” şey Hatemi beyefendi ve uzgörülü siyaseti değildi. İran’a saldırı ve böylesi bir bombalama temelde Batı’nın gündeminde değildir. Afganistan’dan sonra Amerika’nın bir zamanlar terörist olarak nitelediği devletlerle birer birer savaşa gireceği varsayımı oldukça yüzeyseldir. Batı’nın bu güç denemesindeki amacı siyasal İslam’ın yok edilmesi veya İslamcı yönetimlerin yıkılması değil İslami harekete hegemonyasını dayatmak ve oyunun kurallarını belirlemektir. Amerika açısından bu hareket sınırlarını tanımalıdır. Operasyon alanını bölgeyle sınırlandırmalıdır, kendi konumunu ve Amerika’nın özel yerini anlamalıdır. İslamcı yönetimler işbaşında kalabilecekleri gibi terörizm de mübahtır, bu terörizmin kurbanlarının İran, Afganistan, Pakistan ve Türkiye’deki komünistler ve solcular olmaları koşuluyla. Ancak Amerika topraklarında saldırı işin suyunu çıkarmaktır. Amerika bu dersi ve bu dengeyi Ortadoğu’ya taşımak istiyor.

Bu bir güç savaşıdır, İslam, liberalizm, Batı demokrasisi, özgürlük, uygarlık, güvenlik veya terörizm ile ilgili bir çekişme değildir. Bu Amerika süpergücünün Ortadoğu’da güç iddiası taşıyan ve uluslararası bir eylem alanına sahip bir hareketle siyasal bir dengenin tanımlanması ve nüfuz ve hegemonya alanlarının sınırlarının çizilmesi üzerine mücadelesidir. Batı, Ortadoğu’da Batı demokrasileri kurmak peşinde değildir. Amerika, Pakistan ve İran ve bölgedeki gericilerin geniş yelpazesi daha şimdiden başka bir despotik ve gerici yönetimi Afganistan halkına dayatmak üzere birbirleriyle pazarlık etmekteler. Günümüz dünyasının bu en gerici yönetimleri olan İran, Arabistan, Pakistan ve körfezdeki Arap şeyhlikleri Batı’nın bu çekişmedeki resmi ve pratikteki müttefikleridirler. İslami yönetimlerin devrilmesi durumunda bile Batı’nın bölge için uygun bulduğu alternatif yönetim gerici sağ partiler ve polisiye ve askeri yönetimler olacaktır.

Tarihi Amerika yazmıyor

Ancak bu sürecin geleceğini Batı belirleyemez. Amerika’nın şu anki politikaları ve eylemleri Ortadoğu’nun mevcut siyasal çerçevelerini ister istemez dağıtacaktır, ancak oluşacak olan alternatif ilişkileri başka güçler belirleyeceklerdir. Batı’nın siyasal İslam’la karşı karşıya gelişinin İslami hareketin, bu hareketin partilerinin ve yönetimlerinin zayıflamasına yol açacağı kuşku götürmez. Ancak bu çekişme boş bir sahnede gerçekleşiyor değildir. Ortadoğu, Batı’nın da olduğu gibi, Batı burjuvazisinin siyasal İslam’la bu çekişmesinden önce var olan ve çeşitli toplumlarda siyasal süreci biçimlendiren toplumsal hareketlerin çekişme alanıdır. Batı’nın siyasal İslam’la kavgası, bütün önemine karşın, bu toplumlarda tarihin motoru ve onu ilerleten güç değildir, tersine, kendisi bu tarihin içinde yer alır ve anlamalandırılır. Yeni dünya düzenini belirlemek üzere savaşımın daha önemli oyuncuları bulunmaktadır. Toplumsal sınıflar ve onların siyasal hareketleri, gerek Batı’da gerek Ortadoğu’da, dünyanın siyasal, ekonomik ve kültürel geleceği konusunda saflarını almışlardır. Batılı siyasetçilerin ve önderlerin ve siyasal İslam’ın başındakilerin isteklerinden bağımsız olarak bu süreçlerin nihai yönünü belirleyecek olan bu hareketler olacaktır.

Özel olarak, Ortadoğu’yu ilgilendirdiği ölçüde, Batı siyasal İslam’ın kısmi bir geri çekilişini ve onunla bir arada yaşamanın yeni temellerini tanımlama isteğinde olsa bile, sosyalist, özgürlükçü ve sekülerist hareketler bölgede, bu yeni koşullarda, Batı’nın tasarılarından bağımsız olarak öne çıkacaklardır. Örneğin, bana göre İran’da siyasal İslam devrilecektir, bu karşılaşmada Batı’nın böyle bir eğilimi veya yönsemi olduğundan dolayı değil bu çekişmenin ortasında ve buna koşut olarak İran halkının ve ön safında işçi komünizminin İslam yönetimini alaşağı edeceklerinden dolayı. İslam Cumhuriyeti’nin yenilgisi siyasal İslam’ın gövdesine indirelecek en büyük darbe olacaktır. Filistin sorununun çözümü Ortadoğu’da siyasal İslam’ın büyümesinin siyasal, düşünsel ve kültürel koşullarının dünya çapında yok olmasının koşuludur, İslam Cumhuriyeti’nin yenilgisiyse siyasal islam’ın Ortadoğu’da güç iddiasında bulunan bir hareket olarak parçalanmasının koşuludur. İran İslam Cumhuriyeti olmaksızın siyasal İslam Ortadoğu ölçeğinde ufuksuz ve geleceksiz bir muhalefet hareketine dönüşür.

+ نوشته شده توسط سهند در شنبه هجدهم اسفند 1386 و ساعت 23:22 |
Günümüzün iki gerici düşman kutbu olan Amerika ve Batı devletlerinin militarizmiyle siyasal İslam kampı ve terörist İslamcı gruplar arasında dünyanın insancı ve barışsever çoğunluğuna egemen olan atmosfer korku ve tedirginlik havasıdır, çaresizlik atmosferidir. Her kes durumun daha da kötüleşmesinden korkmakta: Cinayet ve terör yarışının hızlanması, Afganistan suçsuz halkının yüzbinlercesinin yurtsuzlaşması ve yaşamını yitirmesi, Batı’da kimyasal ve biyolojik saldırılar, Pakistan’da siyasal patlama, “cep” ve “dizüstü” nükleer bombaların siyasal serüvencilerin, dini fanatiklerin ve uluslararası suçluların ellerine düşemesi, “Amerika’nın Yeni Savaşı” ve uluslararsı kan dökmekte yalnızca Amerika’nın başarabildiği ve başarabileceği ölçükte yeni bir döneme girmek. Dünyanın onurlu insanlarının itirazları ve sloganları genel olarak var olan durumu korumaya ve eski dengelere geri dönmeye yöneliktir. Bu daha iyi bir gelecek umudu olmayan insanlıktır. En iyi durumda sükunet çağrısı yapar. Bombadan, savaştan ve şiddetten kaçınır. İlkel, safdil ve boyun eğmiş görünümüne karşın savaş meydanına inmiş siyasal İslam ve Amerikan militarizmi canavarlarının insanlık karşıtı kapasitelerini bilen ve ne olursa olsun sonraki felaketlerden kaçınmaya çalışan insanlık. Bu çekişmeye karşı alanlara inen güçlerin geniş yelpazesinin içinde ve Avrupa’da, 10 Eylül’e kadar “Dünya Devrimi”inden daha azına rıza göstermeyen marjinal sol gruplarının artıkları arasında barışçılık, gelişmekte olan süreci frenlemek, var olan durumu korumak ve 11 Eylül öncesinde var olan dengeyi geri getirmek egemen siyasete dönüşmüştür. Direniş hareketine egemen olan politika pasifizmdir. Ancak bu oldukça zaralı bir siyasettir zira sonraki felaketleri önlemediği gibi gerçekleşmelerini güvence altına alıyor.

Pasisfist siyaset ve bu karşılaşmanın askeri ve silahlı yönüne ve dünyanın başına gelebilecek fiziki şiddete gözlerini dikmek insanları siyasal felçe uğratabilir. Bu terörist yarışın ve bizim için öngörülmekte olan patlama, yıkım ve toplu öldürmeler dalgasının önünün kesilmesinin koşulu gerek Avrupa ve Amerika’da gerek Ortadoğu’da ve sözümona Üçüncü Dünya ülkelerinde geniş halk kitlelerinin bu olayların arkasında sürmekte olan siyasal süreçlere müdahale etmeleridir. Bu etkin ve pozitif bir gündeme dayanan bir müdahale olmalıdır. Böyle bir durumda gelecekteki ufuk karanlık olmakla yükümlü değildir.

Bu siyasal süreçleri ve gerçekleri savaş propagandası yıkıntılarının altından çıkarmamız gerek.

Resmi propagandanın arkasında: Terörizm ve siyasal İslam

Hiç kimsenin, Amerikan ordusunda bile, 11 Eylül cinayetinin Afganistan’da bulunan Amerika ve Amerikan “yaşam tarzı” ve “demokrasi”yle kişisel ve kör bir düşmanlığı olan Usame Bin Ladin adında bir kişiden emir alan fanatik bir grubun işi olduğunu düşündüğünü sanmıyorum. Batı medyası ısrarla bu hareketin “Müslümanların işi” olmadığını, “Kuran’daki öğretilerden” kaynaklanmadığını dile getiriyor. Eski tüfek jurnalistler elden geldikçe Filistin-İsrail sorununun gündeme girmemesi için çabalıyorlar. Filistin sorununu nasıl olursa olsun bu terörist saldırıya bağlamanın bu eylemin Batı’da ilgiyi Filistin sorununa çekmekte başarılı olduğunu teslim etmek anlamına geldiğini belirtiyorlar. Bu yüzden siyasal İslam ve İsrail yerine bizi Bin Ladin ve Afganistan’a yöneltiyorlar. Amerika’nın Afganistan’da Taliban’la savaşı bölgede ve dünyada uzun erimli sonuçları olacak önemli bir olaydır. Bu savaş kaçınılmaz olarak siyasal İslam’ın yazgısını, Filistin sorununu bile etkileyecektir. Ancak 11 Eylül’ü gerçekleştirenleri bulup cezalandırmayla bir ilgisi bulunmadığı gibi Batı’ya karşı terörist saldırıları önemli ölçüde artıracaktır (buna daha sonra döneceğim).

İslamcı teörizm bizim dönemimizin bir gerçeğidir. Bu terörizm siyasal İslam’ın strtatejisinin ana dayanaklarından biridir. Siyasal İslam, İsrail’in ve Batı’nın Arapça konuşan halklara, özellikle Filistin halkına uyguladıkları tarihsel baskıdan beslenen, bölgede ve şu an dünya çapında gerici bir harekettir. Filistin halkının yurtsuzluğu ve İsrail devletiyle Batılı yandaşlarının Filistin halkına baskıları Ortadoğu’da Batı’ya ve Amerika’ya karşı nefretin ana kaynaklarından biridir. Daha önemlisi, Filistin sorununun varlığı ve Amerika ile Batı’nın ister Soğuk Savaş döneminde olsun ister Soğuk Savaş sonrasında sürekli olarak Araplara karşı İsrail’i desteklemeleri Batı ile Ortadoğu halkları arasında büyük bir ekonomik, kültürel ve psikolojik uçurumun oluşmasına neden olmuştur. Ancak bir hareket olarak siyasal İslam’ın bu rahatsızlıktan ve uçurumdan kendisine sermaye oluşturup Ortadoğu toplumlarının kıyısından (marjinlerinden) siyasal erk mücadelesi alanına adım atmak olanağı bulması doğrudan doğruya Batı’nın ve Amerika’nın ürünüdür. Bu genişlikte bir suç şebekesi hareketi olarak siyasal İslam Amerika ve Batı tarafından yaratılmıştır. Bu canavarları kendileri yaratıp bölge halkının, günümüzdeyse tüm dünya insanlarının üzerine saldılar. Siyasal İslam Batı’nın Sovyetler’e karşı soğuk savaşta, bölgenin tüm ülkelerinde sol ve işçi hareketlerini ve devrimlerini bastırmasının, aygıtıydı. Bu, Ortadoğu’daki nasyonalist yönetimlerin çıkmaza girmesinden sonra solun güçlenmesine karşı ortaya çıkardıkları aygıttır. Filistin sorunu ve Ortadoğu’daki İslamcı yönetimler İslamcı terörizmin temelleridirler ve İslamcı terörizme karşı her türden etkin ve insancıl hareket buradan başlamalıdır:

1. Filistin sorununun çözümü. Bu tarihsel güçlüğün üstesinden gelinmelidir. Filistin halkı kendi bağımsız ülkesine kavuşmalıdır. Amerika ve Batı devletlerini tek taraflı olarak İsrail'i desteklemekten vaz geçmeye zorlamak gerek. Bu devletler İsrail’i barışa ve Filistin’in bağımsızlığını tanımaya mecbur etmelidirler. Filistin sorununun çözümü siyasal İslam ve İslamcı terörizme karşı mücadelenin en önemli dayanağıdır ve şimdiki duruma ilişkin ilerici ve etkin bir gündemin ana ögelerinden biridir.

2. Batı İslamcı ve gerici devletlere ve Ortadoğu’daki İslamcı hareketin partilerine sağladığı gerici destekten vazgeçmelidir. Batı desteği olmaksızın İran’daki İslamcı yönetim iş başına gelemezdi ve iş başında kalamaz. Batı desteği olmaksızın Arabistan’daki ve irili ufaklı emirliklerdeki kölemen yönetimler ve çeşitli şeyhlikler ayakta kalamaz. Batı desteği olmadan yalnızca Taliban değil, onlardan önce Müslüman Mücahitler de Afganistan’ı büyük bir insanlık trajedisi sahnesine dönüştüremezlerdi. Bugün bile Batı’nın İslamcı harekete sağladığı siyasal, askeri ve diplomatik desteğini çekmesi durumunda bölge halkı hızla bu yönetimleri devirirler. İslamcı yönetimlerin devrilmesi ve Amerika ile Batı devletlerinin bu yönetimlerle her türden perde arkası anlaşmalarını önlemek isteği terörizme karşı platformun ve her türden insancıl ilerici hareketin önemli ögelerinden biridir.

3. Irak’a karşı uygulanan ambargo derhal kaldırılmalıdır. Irak halkının karşılaştığı güçlükler bölge insanlarının zihinlerinde ikinci bir Filistin sorununa dönüşmüştür. Bu, Amerika’nın ve Batı’nın Ortadoğu’ya yönelttikleri terörizmin canlı belgesidir. Üstelik gerici Irak rejiminin ömrünü uzatmış ve yoksun Irak halkını siyasal mücadele sahnesinden gündelik bir fiziksel varlığını sürdürme savaşına geri püskürtmüştür. Irak’a uygulanan ambargonun kaldırılması için mücadele etmek İslamcı terörizme karşı ilerici platformun bir diğer dayanağıdır.

4. Etkin biçimde Müslüman ülkelerde ve Batı ülkelerdeki toplumsal İslami ve İslamzede ortamlardaki sekülerizmi savunmak gerek. Gerici kültürel relativizm düşüncesi ve bu ülkelerde ve ortamlarda insanların, özellikle de kadınların medeni ve insani haklarını savunmada yetersizlik siyasal İslam’a insanları korkutmak ve gençleri kışkırtmak için geniş olanaklar sağlamıştır. İnsan haklarının ve insanların medeni haklarının evrenselliği ilke olarak benimsenmelidir ve din ve gerici dini yönetimle her türden işbirliği insan haklarına karşı olarak kınanmalıdır.

İslamcı terörizm bir gerçektir. Terörizm Müslümanların işi değil ama İslamcı hareketin resmi siyasetidir. Bu, Batı eliyle Soğuk Savaş döneminde ve Ortadoğu’nun işçileri ve özgürlükçülerine karşı anti komünist mücadelede yaratılmış içi boş bir harekettir. Bu hareket kırılgan ve güçsüzdür. Bölgenin daha büyük ülkelerinde ciddi siyasal ve manevi bir nüfuzu bulunmamaktadır. Bölgenin toplumsal gerçeklerinden geridedir. Batı desteği olmaksızın siyasal İslam bölgede sosyalizm ve sekülerizm karşısında yenilgiye uğrar. Filistin gibi siyasal İslam’ın yazgısının belirleneceği en önemli alanlarından biri olan İran’da siyasal İslamın düşüşü ve çöküşü şimdiden başlamıştır.

Sonraki Bölümde:

* Bölgede Afganistan’dan başlatılmış olan Amerika’nın savaşı terörizme karşı bir savaş değildir, çünkü yukarda saydığım İslamcı terörizme karşı savaşın gereklerinden hiç birini yerine getirmediği gibi İslamcı hareketin bir kısmına dayanmaktadır da. Buna karşın yine de bana göre Amerika siyasal İslam’la mücadeleye girmiştir. Bu bir güç savaşıdır. Bu çekişme mantıksal olarak siyasal İslam’ın güç kaybına yol açacaktır. Ancak Batı’nın amacı siyasal İslam’ın elenmesi değil, yeni bir denge kurmak üzere siyasal İslam’ı güçsüzleştirmek, evcilleştirmek ve yeni bir düzenleme yapmaktır. Afganistan’daki savaş Batı’nın siyasal İslam’la ilişkisinin yeniden tanımlanması üzerinedir. Biz bu yeni çerçeveyi ve bu yeni işbirliğini parçalamalıyız ve bu yeni koşullarda bölgenin bu gerici güçten kurtarılması için kendi bağımsız siyasetimizi etkin biçimde izlemeliyizdir.

* Pasifist tutum Batı ile siyasal İslam arasındaki bu yeni çekişmeyi görememektedir, önemini, ister bu gerici hareketin kurbanları olan halk açısından ister dünyanın yakın gelecekteki siyasal dönüşümleri sürecindeki önemi açısından tanımazlıktan gelmekte ve buna karşı görevsizlik kararı almaktadır. Bu sükunetçi ve tutucu tutuma karşı eleştiriyi teröre ve militarizme karşı insanların direniş hareketinin içine taşımak gerek.

* Bu çekişmenin global ve tarihsel boyutları ve yönleri nedeniyle, günümüz dünyasının özellikle de Batı insanlarının ideolojik ve ruhsal özgüllükleri Irak’a, hatta Yugoslavya’ya saldırı döneminden oldukça farklıdır. İnsanların siyasete ve medeni mücadeleye daha geniş ölçeklerde yönelmeleriyle birlikte Amerikan militarizmi siyasal açıdan bu çekişmeden daha güçsüz biçimde çıkacaktır. Sovyetler’in çöküşünden sonra Yeni Dünya Düzeni’nin ayarlarıyla ilgili sürmekte olan bu çekişme ilerici ögenin müdahale etmesi durumunda bu tartışmanın bütününü ve Amerika’nın süper güç olmasının ve külhanbeyliğinin özünü toplumsal bazda eleştiriye uğratabilir. Uluslararası ölçekte özgürlük ve eşitlik sorunu açısından bu siyasal İslam’ın yazgısından daha önemli bir konudur.

(sürecek)

+ نوشته شده توسط سهند در شنبه هجدهم اسفند 1386 و ساعت 23:20 |

Barbarlık kaçınılmaz değil

 

Teröristlerin savaşı çağdaş tarihin en kanlı dönemlerinden birinin başlangıcı olabilir. Şimdi bile yüz milyonlarca insan soluklarını tutmuş bekliyor. Ancak bu perspektif kaçınılmaz değildir. Sahne bu savaşın iki tarafıyla sınırlı değildir. Durumu değiştirebilecek güçte olan uyuyan bir dev, bir üçüncü güç mevcut. Bu dev uyanırsa bu dönem olumlu dönüşümlerin ve insanların yirminci yüzyılın sonunda umutlarını kestikleri ülkülerin gerçekleşmesinin başlangıcı olabilir. Bush, Blair ve Hameneyi, Amerika, NATO ve siyasal İslam ayaklanıp teröristlerin savaşı karşısında kendisini savunabilecek gerçekten uygar bir insanlık, uygar bir dünyanın olduğunu bilmiyorlar. Biz insanların önüne koydukları bütün bu karanlığa karşın yirmi birinci yüzyıl kapitalist barbarlığın yüzyılı olmayabilir. Bunlar belirleyici günlerdir.

Medya dünyanın gerçek ideolojik ve manevi yüzünü yansıtmıyor. Kendi anlatısını sunuyor, egemen anlatıyı, egemen sınıfın anlatısını, işlerine yarayan anlatıyı. Militarizm, terörizm, ırkçılık, etnisizm, dinsel fanatizm ve menfaatçılık haberlerin başında yer almakta, ancak dönemimizin insanların çoğunluğunun zihninde sağlam bir yere sahip değiller. Dünyaya kısa bir bakış geniş insan kitlelerinin devletlerden ve medyadan daha solda, daha insancıl, daha barışçı, daha eşitlikçi, daha özgür ve daha özgürlükçü olduklarını gösterir. Bu iğrenç çekişmenin iki tarafında da insanlar burjuva önderlerinin binekleri olmak niyetinde değillerdir. Belinden tabancasını eksik etmeyen Amerika egemen kesimi en büyük terörist cinayetlerden birine, binlerce kişinin yüreklerinin bir anda durmasının canlı yayında gösterilmesine ve vicdanını çıkar uğruna satmayan her kesin duyabileceği bütün acı ve kızgınlığa karşın yine bu aynı Batı toplumunun, bu beyinleri yıkanmış aynı halkın, sabahtan akşama egemen sınıfın ırkçılığı ve yabancı düşmanlığıyla “eğitilen” bu aynı insanların dikkat, insaf, adalet ve ölçülü tepki istediklerini farkediyor. İster Hameneyiler’in, Hatemiler’in, Mola Muhammed Ömerler’in ve İslami hareketin irili ufaklı şeyhlerinin kafalarının içindeki kirli dünyada olsun ister lüks CNN ve BBC stüdyolarında fanatik İslam ümetti ve “İslam Uygarlığı”nın üyeleri olarak gösterilen Ortadoğu halkı Amerika halkıyla omuz omuza yas tutuyor itiraza kalkışıyor. Ortadoğu halkının çoğunluğunun siyasal İslam’dan nefret ettiğini anlamak, Batı Avrupa ve Amerika halkının büyük kesiminin İsrail devletinin baskılarından usandıklarını ve yoksun Filistin halkına sempati beslediklerini anlamak, bu halkın çoğunluğunun Irak’a uygulanan ambargonun kaldırılmasını istediğini, kendilerini ilaçsızlığın çocuklarını ölümün pençesine attığı, yürekleri yanmış Iraklı anne babaların yerine koyabildiklerini anlamak, dünyanın bu onurlu ve vicdanlı geniş halk kitlesinin eski dostlar yeni düşmanlar olan Bush ve Bin Ladin arasındaki savaşta hiç birinin yanında olmadıklarını anlamak fazla bir zeka gerektirmez. Bu uygar insanlık Batı’daki ve Doğu’daki propaganda, beyin yıkama ve korkutma yıkıntısının altında susturulmuştur, ancak bu saçmalıkları özümsemediğini açıkça görmek olanaklıdır. Bu büyük bir güçtür. Sahneye çıkabilir. İnsanlığın geleceği için çıkmalıdır.

İşin bütün güçlüğü burada; bu büyük gücü meydanlara çekmektedir. Teröristler savaşında savaş çizgileri tanımlanmıştır, saflar ayrışmış, kaynaklar ve güçler seferber edilmiştir, bu geniş çaplı askeri, siyasal ve diplomatik bir karşılaşmadır, ancak bütün kuruntulara karşın bu savaşın düşünsel ve siyasal çerçevesi her iki tarafın önderleri açısından apaçık ortadadır. Ancak bizim safımızda, bu korkunç perspektifin karşısında durması gereken insanlığın safında her şey bulanıktır.

Çeşitli ülkelerde teröristlerin savaşına karşı direniş saflarının geniş ölçüde oluşup etkinleştiği kuşku götürmüyor. Ancak İslamcıların ve Amerikalılar’ın açık bir kurama ve stratejiye, özdeş ve işlerli bir yoruma gereksinim duydukları gibi bu halk hareketi de düşünsel ve siyasal bir bayrağa ve bir dizi işlerli stratejik ilkeye gereksinim duymaktadır. Çeşitli siyasal hareketler özellikle sol kanatta bu hareketi yönlendirip önderliğini ele geçirmeye çalışacaklardır. Soru bu “Sol”un kendisine hangi çizginin egemen olduğudur.

Geçen bölümde her iki kutbun şahinlerinin yanında, Amerika’nın militaristleriyle İslamcı faşistlerin yanında, bu çekişmenin taraflarını savunmak üzere daha karmaşık, daha oturaklı ve daha “saygın” iki başka yorumun olduğunu anlattık. Amerikan militarizminin yanında uygarlığın terörizmle savaşının borazancılığını yapanlar var. İslami hareketin katillerinin yanında da İslami terörizmi 70’li yıllarda yaygın olan ulusal-dinsel ve Üçüncü Dünyacı “anti emperyalizm”iyle gerekçelendirenler bulunmaktadır. Bu yorumların hiçbiri insanlığın direniş hareketine ciddi biçimde nüfüz edip onu etkileyemez. Batı’daki merkez sağ partiler ve Batı’daki ve Doğu’daki önceki yılların geleneksel öğrenci-aydın solunun arta kalanları bu daha pişkince formüllerin her iki taraftaki müşterileri olacaklardır. Kuramsal ve siyasal düzeyde dünyanın öncü insanlarının potansiyel hareketini çıkmaza sürükleyebilecek şey pasifist konum ve var olan durumu korumaya (yalnızca Amerika’nın Afganistan’a çıkarma yapmasını önlemeye) veya önceki dengeyi (11 Eylül’den önceki durumu) yeniden kurmaya yönelik liberallerin abes çabalarıdır.

11 Eylül olayı toplumdan kopmuş insanların durup dururken gerçekleştirdikleri canice bir eylemi değildi, Amerika’nın muhtemel askeri müdahelesinin de böyle olmadığı gibi. 11 Eylül öncesinde dünya dengede değildi, olumsuz bir gelişmeler süreci içindeydi. Bu olayların ardında önemli ekonomik, toplumsal ve siyasal güçlükler yatmakta. Dünyayı bu yöne bu güçlükler itmiştir. Bu güçlükler yanıtlanmalıdır. 11 Eylül siyasal İslam’ın bu güçlüklere yanıtının bir köşesidir. Taliban’ı yönetime getirmek, Irak halkını açlığa mahkum etmek, Filistin halkını boğmak, Belgrad’ı bombalamak ve şimdi de “terörizmle uzun savaş”ın Amerika ve Avrupa’daki sermaye başkanlarının bu karşıtlıklara yanıtı olması gibi. Halk hareketi böyle koşullarda sükunete çağrı ve “Afganistan’a Saldırmak Yasak” hareketi olamaz. Mevcut durumu korumak yalnızca gerçek dışı, hayali değil özgürlükçü ve işlerli de değil. Teröristlerin savaşına karşı insanların direniş hareketi yalnızca dönemimizin ana ekonomik ve siyasal sorunlarına verilen pozitif yanıtlar ve mevcut durumu korumaya değil mevcut durumu değiştirmeye yönelik etkin bir konum edinmek yoluyla örgütlenebilir. Biz bu olaylar yoluyla gözler önüne serilen bütün güçlüklere ilişkin, Kuzey Güney sorununa, Filistin sorununa, Irak sorununa, siyasal İslam sorununa, Afganistan ve İran sorunlarına, militarizm ve Amerika ile NATO’nun yeni dünya düzenindeki güç paylaşımı sorununa, ırkçılık, Avrupa kalesi vs konularında kendi bağımsız çalışmalarımıza ve yanıtlarımıza sahip olmuşuzdur. Bu, teröristlerin savaşına karşı halkın direniş hareketinin gündemine ve yanıtına dönüşmelidir. Bu bizim ile 11 Eylül öncesi dünyasının çatlaklarını görmeyen veya görmezlikten gelen sükunetçiler ve pasifistlerle olan farkımızdır. Tüm bu serüvenlerden önce dünyayı değiştirmek üzere bir gündemimiz olduysa mevcut koşullarda ilkesel bir konuma yerleşmenin de temeli bu yeni koşullarda o gündemimizi izlememizdir. Biz Afganistan’ı katil Taliban çetesine bırakmak niyetinde değiliz, biz eli füzesinde Amerika’nın egemenliği altında yaşamak niyetinde değiliz, biz Ortadoğu’daki siyasal İslam’a ve İslami yönetimlere dayanmak niyetinde değiliz, biz Filistin halkının yurtsuzluğuna ve sürekli bastırılmasına boyun eğmek istemiyoruz. Biz, ister İslamcı intihar terörizmi olsun ister askeri, Pentagon terörizmini istemiyoruz, biz dünyanın yarısının yoksulluğunu kabul etmiyoruz, biz Avrupa çevresine örülen duvarları ve kuleleri istemiyoruz, biz ırkçılığa ve etnisizme boyun eğmeyeceğiz. Ne 11 Eylül cinayeti ne de NATO’nun Hundukuş’taki olası savaşı dünyayı değiştirmeye yönelik etkin bir hareketi görevsiz ve eleştirisiz edilgin, sükunetçi bir harekete dönüştürmemelidir.

Hümanist ve barış yanlısı hareket bugünün koşullarının yanıtı değildir. Ancak bu hareket, insanların kendiliğinden barışçıllığı, insancıllığı ve tutuculuğundan dolayı Batı toplumunun sıradan insanlarına etkisi oldukça büyüktür. Böyle bir konum Amerika’nın Afganistan’a müdahalesini mahkum eder ancak Taliban yönetimi konusunda sorumluluğu üzerinden atar. Müslümanlara karşı provokasyona ve ırkçılığa karşı çıkar ancak Filistin halkının yararına İsrail ve Amerika’ya baskı uygulamaya bir neden görmez. Bu tutum Jack Stera için İslami terörizmi evcilleştirmek üzere ziyaretinde başarılar diler ve bu ziyaretin kurtların İran halkı üzerindeki egemenliklerini pekiştireceğiyle ilgilenmez, bu konum Batı ülkelerinde yaşayan müslümanların medeni haklarını savunur ancak gerilim yaratmamak için İslami tesettüre, kadınların İslami ülkelerde ve ortamlarda haklardan yoksunluğuna yöneltilen eleştiriyi geçersiz sayar ve bu eleştiriyi engeller. Bu tutum herkesi sahneden çekilmeye ve durumu olduğu gibi bırakmaya çağırır. Bu hareket itirazı olan insanlığın zihniyetine ve eylemlerine egemen olursa sahneyi Batılı ve Doğulu teröristlere bırakacaktır. Bir gelecek var olacaksa bu insanlar safının önünde oluşacak etkin, özgürlükçü ve öncü bir çalışma çizgisiyle olacaktır. Bu komünistlerin görevidir. Yeni komünistlerin, Marx komünistlerinin, bizim görevimizdir.

Sonraki bölümde teröristlerin savaşına karşı etkin bir çalışmanın ana hatlarına değineceğim. Ancak kısa da olsa bugünlerde gündemde olan soruna, Amerika’nın Afganistan’a düzenleyeceği olası saldırı konusuna değinmem gerek. Dünya halkın yüzde 99’u Amerika’nın Afganistan’a saldırmasının hatta bu operasyonun ereği olarak sunulan Bin Ladin’in tutuklanması veya öldürülmesinin teknik açıdan niçin olanaksız göründüğünü, Amerika ve İngiltere’ye karşı İslami terörizm tehlikesini azaltmadığı gibi bir sonraki operasyonun gerçekleştirilme olasılığını artırdığını açıkça anlatabilir. Amerika ve İngiltere devletleri de bu gerçeği biliyor görünüyorlar. Batı’nın sorunu yorumlaması insanlara daha kolay ve daha hızlı yutturulabileceğini düşündükleri Hollywood ve James Bond yorumları çerçevesinde yer almaktadır. Dünyanın uzak bir köşesinde deli bir milyoner veya gangster uygarlığı yok etmek niyetinde, Saddam, Miloseviç, Bin Ladin; Amerikalı kahramanlar insanlığı kurtarmak üzere yollanırlar. Ancak kendi çözümlemeleri siyasal İslam’ın ve İslami terörizmin tek bir kuvvetler komutanlığının ve merkezi komuta noktasının ve piramit biçiminde örgütlü bir teşkilatı olmadığını, resmi veya resmi olmayan ilişkiler çerçevesinde, bölgesel düzeyde geniş insiyatife sahip yeraltı bir ağ biçiminde hücreler, örgütler, şebekeler ve devlet içi topluluklardan örüldüğünü göstermektedir. Afganistan’a girmek Batı için daha geniş kapsamlı askeri ve siyasal bir hareketin başlangıcıdır. Bin Ladin’in tutuklanması veya öldürülmesi doğal olarak iç sahnesinde Amerika’nın sonraki askeri eylemlerinin hızını azaltması ve “Amerika’nın intikamı” için İslamcı teröristlerin bir sonraki saldırılarına kadar –ve yalnızca o zamana kadar- Amerika’nın iç ortamını yatıştırması için bir temel hazırlaması sonucunu doğurur. Ancak bu sınırları henüz açıklanmamış Ortadoğuda’ki daha geniş kapsamlı siyasal ve askeri bir hareketin küçücük bir adımıdır. Son çözümlemede bu siyasal İslam’la bir güç denemesidir. Bu, Batı’nın Ortadoğu toplumlarının marjinlerinde bulduğu ve bu toplumlardaki yeni yetme kapitalizmi savunmak üzere Sol’a karşı ve Doğu Blok’una baskı uygulamak için sahnenin merkezine yerleştirdiği aynı gerici harekettir. Bu güç denemesi sınırlı kalabilir, ancak özellikle siyasal İslam’ın ve İslami terörizmin dağınık ve fanatik karakterinden dolayı daha temel bir hesaplaşmayla sonuçlanabilir. Siyasal İslam Batı’nın desteği olmaksızın Ortadoğu’da kalıcı değildir. Daha şimdiden Pakistan’daki seküleristlerle İslamcıların savaşımlarının yükselişe geçmesi, İran’daysa Hatemicilerin yarı canlı gövdelerinin canlanması ve kanatlar arasındaki kavganın yükselmesi Batı’nın siyasal İslam’la savaşının bu ülkelerde burjuva fraksiyonları arasındaki güç dengelerini İslamcıların aleyhine bozabilecek ciddi değişimlerin fitilini ateşleyebileceğini göstermektedir.

Amerika’nın Afganistan’a saldırısının özü konusunda ne denebilir? “Afganistan’a Dokunma!” ilkesel ve ilerici bir tutum mu? Afganistan halkı ve muhalefeti bundan başka şeyler söyleyecekler. Büyük bir cinayet ve uyuşturucu kaçakçılığı çetesi olan Taliban’ın yıkılışının ufuğu Afganistan’ın siyasal güçlerini iyimser bir hareketlilik içine sokmuştur. Taliban’ın yıkılışını istemek insancıl ve ilerici bir istektir. Amerika’nın militarizmine karşı doğru ve ilkesel muhalefetin Afganistan’ı Taliban’ın eline bırakmak olarak anlaşılmasına izin vermemek gerek. Bu sükunetçiliğin ve mevcut durumu savunmanın yetersizliği ve yanlışlığının açık örneklerinden biridir. Afganistan halkı yıllardır Taliban’ın devrileceği günü bekliyor. İşin aslı Amerika’nın Afganistan’ı kurtarmak üzere bu ülkeye giriyor olmadığıdır. Taliban’ı kendileri işin başına getirdiler. Bu sefer onu güçsüzleştirebilirler ancak varlığını de facto olarak kabul edebilirler. Müşerref’e Afganistan’ın sonraki yönetiminin Pakistan’ın isteğine uygun olacağı sözü vermişler. Bu canavarları devirip yerine aynı cinsten başka bir canavar hortlatmayı düşünüyorlar. İlkesel tutum Afganistan’ın ilerici opozisyonunun ve halkının şu anki koşullarda Taliban’ı devirip yerine halkın seçtiği bir yönetimi kurmak için omuz omuza mücadele etmeleridir. Bunu Batı’ya, Birleşmiş Milletler’e ve Amerika’ya dayatmak gerek. Amerika ve müttefik güçlerinin Afganistan sivil halkına her türden saldırıları ve kentlerinin, köylerinin ve yaşamlarının altyapısı ve maddi araçlarının tahrip edilmesi mahkum edilmelidir. Amerika, Pakistan, İran ve diğer devletler arasında yeni bir çeteyi Afganistan halkının başına musallat etmek üzere her türden oyun mahkum edilmelidir. Ancak Taliban’ın yabancı ordular tarafından devrilmesi kendiliğinden bu eylemi mahkum etmeyi gerektirmez. Taliban Afganistan’ın meşru yönetimi değildir. Taliban devrilmelidir. Sorun onun yerine geçecek yönetimde ve Afganistan halkının bu ülkenin siyasal rejimini belirlemek sürecine katılmalarının özgürlüğünü ve gerçek olanaklarını güvence altına almaktadır.

(sürecek)

+ نوشته شده توسط سهند در شنبه هجدهم اسفند 1386 و ساعت 23:19 |
Günümüzün iki gerici düşman kutbu olan Amerika ve Batı devletlerinin militarizmiyle siyasal İslam kampı ve terörist İslamcı gruplar arasında dünyanın insancı ve barışsever çoğunluğuna egemen olan atmosfer korku ve tedirginlik havasıdır, çaresizlik atmosferidir. Her kes durumun daha da kötüleşmesinden korkmakta: Cinayet ve terör yarışının hızlanması, Afganistan suçsuz halkının yüzbinlercesinin yurtsuzlaşması ve yaşamını yitirmesi, Batı’da kimyasal ve biyolojik saldırılar, Pakistan’da siyasal patlama, “cep” ve “dizüstü” nükleer bombaların siyasal serüvencilerin, dini fanatiklerin ve uluslararası suçluların ellerine düşemesi, “Amerika’nın Yeni Savaşı” ve uluslararsı kan dökmekte yalnızca Amerika’nın başarabildiği ve başarabileceği ölçükte yeni bir döneme girmek. Dünyanın onurlu insanlarının itirazları ve sloganları genel olarak var olan durumu korumaya ve eski dengelere geri dönmeye yöneliktir. Bu daha iyi bir gelecek umudu olmayan insanlıktır. En iyi durumda sükunet çağrısı yapar. Bombadan, savaştan ve şiddetten kaçınır. İlkel, safdil ve boyun eğmiş görünümüne karşın savaş meydanına inmiş siyasal İslam ve Amerikan militarizmi canavarlarının insanlık karşıtı kapasitelerini bilen ve ne olursa olsun sonraki felaketlerden kaçınmaya çalışan insanlık. Bu çekişmeye karşı alanlara inen güçlerin geniş yelpazesinin içinde ve Avrupa’da, 10 Eylül’e kadar “Dünya Devrimi”inden daha azına rıza göstermeyen marjinal sol gruplarının artıkları arasında barışçılık, gelişmekte olan süreci frenlemek, var olan durumu korumak ve 11 Eylül öncesinde var olan dengeyi geri getirmek egemen siyasete dönüşmüştür. Direniş hareketine egemen olan politika pasifizmdir. Ancak bu oldukça zaralı bir siyasettir zira sonraki felaketleri önlemediği gibi gerçekleşmelerini güvence altına alıyor.
 

Pasisfist siyaset ve bu karşılaşmanın askeri ve silahlı yönüne ve dünyanın başına gelebilecek fiziki şiddete gözlerini dikmek insanları siyasal felçe uğratabilir. Bu terörist yarışın ve bizim için öngörülmekte olan patlama, yıkım ve toplu öldürmeler dalgasının önünün kesilmesinin koşulu gerek Avrupa ve Amerika’da gerek Ortadoğu’da ve sözümona Üçüncü Dünya ülkelerinde geniş halk kitlelerinin bu olayların arkasında sürmekte olan siyasal süreçlere müdahale etmeleridir. Bu etkin ve pozitif bir gündeme dayanan bir müdahale olmalıdır. Böyle bir durumda gelecekteki ufuk karanlık olmakla yükümlü değildir.

 

Bu siyasal süreçleri ve gerçekleri savaş propagandası yıkıntılarının altından çıkarmamız gerek.

 

Resmi propagandanın arkasında: Terörizm ve siyasal İslam

 
Hiç kimsenin, Amerikan ordusunda bile, 11 Eylül cinayetinin Afganistan’da bulunan Amerika ve Amerikan “yaşam tarzı” ve “demokrasi”yle kişisel ve kör bir düşmanlığı olan Usame Bin Ladin adında bir kişiden emir alan fanatik bir grubun işi olduğunu düşündüğünü sanmıyorum. Batı medyası ısrarla bu hareketin “Müslümanların işi” olmadığını, “Kuran’daki öğretilerden” kaynaklanmadığını dile getiriyor. Eski tüfek jurnalistler elden geldikçe Filistin-İsrail sorununun gündeme girmemesi için çabalıyorlar. Filistin sorununu nasıl olursa olsun bu terörist saldırıya bağlamanın bu eylemin Batı’da ilgiyi Filistin sorununa çekmekte başarılı olduğunu teslim etmek anlamına geldiğini belirtiyorlar. Bu yüzden siyasal İslam ve İsrail yerine bizi Bin Ladin ve Afganistan’a yöneltiyorlar. Amerika’nın Afganistan’da Taliban’la savaşı bölgede ve dünyada uzun erimli sonuçları olacak önemli bir olaydır. Bu savaş kaçınılmaz olarak siyasal İslam’ın yazgısını, Filistin sorununu bile etkileyecektir. Ancak 11 Eylül’ü gerçekleştirenleri bulup cezalandırmayla bir ilgisi bulunmadığı gibi Batı’ya karşı terörist saldırıları önemli ölçüde artıracaktır (buna daha sonra döneceğim).
 

İslamcı teörizm bizim dönemimizin bir gerçeğidir. Bu terörizm siyasal İslam’ın strtatejisinin ana dayanaklarından biridir. Siyasal İslam, İsrail’in ve Batı’nın Arapça konuşan halklara, özellikle Filistin halkına uyguladıkları tarihsel baskıdan beslenen, bölgede ve şu an dünya çapında gerici bir harekettir. Filistin halkının yurtsuzluğu ve İsrail devletiyle Batılı yandaşlarının Filistin halkına baskıları Ortadoğu’da Batı’ya ve Amerika’ya karşı nefretin ana kaynaklarından biridir. Daha önemlisi, Filistin sorununun varlığı ve Amerika ile Batı’nın ister Soğuk Savaş döneminde olsun ister Soğuk Savaş sonrasında sürekli olarak Araplara karşı İsrail’i desteklemeleri Batı ile Ortadoğu halkları arasında büyük bir ekonomik, kültürel ve psikolojik uçurumun oluşmasına neden olmuştur. Ancak bir hareket olarak siyasal İslam’ın bu rahatsızlıktan ve uçurumdan kendisine sermaye oluşturup Ortadoğu toplumlarının kıyısından (marjinlerinden) siyasal erk mücadelesi alanına adım atmak olanağı bulması doğrudan doğruya Batı’nın ve Amerika’nın ürünüdür. Bu genişlikte bir suç şebekesi hareketi olarak siyasal İslam Amerika ve Batı tarafından yaratılmıştır. Bu canavarları kendileri yaratıp bölge halkının, günümüzdeyse tüm dünya insanlarının üzerine saldılar. Siyasal İslam Batı’nın Sovyetler’e karşı soğuk savaşta, bölgenin tüm ülkelerinde sol ve işçi hareketlerini ve devrimlerini bastırmasının, aygıtıydı. Bu, Ortadoğu’daki nasyonalist yönetimlerin çıkmaza girmesinden sonra solun güçlenmesine karşı ortaya çıkardıkları aygıttır. Filistin sorunu ve Ortadoğu’daki İslamcı yönetimler İslamcı terörizmin temelleridirler ve İslamcı terörizme karşı her türden etkin ve insancıl hareket buradan başlamalıdır:

 

1. Filistin sorununun çözümü. Bu tarihsel güçlüğün üstesinden gelinmelidir. Filistin halkı kendi bağımsız ülkesine kavuşmalıdır. Amerika ve Batı devletlerini tek taraflı olarak İsrail'i desteklemekten vaz geçmeye zorlamak gerek. Bu devletler İsrail’i barışa ve Filistin’in bağımsızlığını tanımaya mecbur etmelidirler. Filistin sorununun çözümü siyasal İslam ve İslamcı terörizme karşı mücadelenin en önemli dayanağıdır ve şimdiki duruma ilişkin ilerici ve etkin bir gündemin ana ögelerinden biridir.

 

2. Batı İslamcı ve gerici devletlere ve Ortadoğu’daki İslamcı hareketin partilerine sağladığı gerici destekten vazgeçmelidir. Batı desteği olmaksızın İran’daki İslamcı yönetim iş başına gelemezdi ve iş başında kalamaz. Batı desteği olmaksızın Arabistan’daki ve irili ufaklı emirliklerdeki kölemen yönetimler ve çeşitli şeyhlikler ayakta kalamaz. Batı desteği olmadan yalnızca Taliban değil, onlardan önce Müslüman Mücahitler de Afganistan’ı büyük bir insanlık trajedisi sahnesine dönüştüremezlerdi. Bugün bile Batı’nın İslamcı harekete sağladığı siyasal, askeri ve diplomatik desteğini çekmesi durumunda bölge halkı hızla bu yönetimleri devirirler. İslamcı yönetimlerin devrilmesi ve Amerika ile Batı devletlerinin bu yönetimlerle her türden perde arkası anlaşmalarını önlemek isteği terörizme karşı platformun ve her türden insancıl ilerici hareketin önemli ögelerinden biridir.

 

3. Irak’a karşı uygulanan ambargo derhal kaldırılmalıdır. Irak halkının karşılaştığı güçlükler bölge insanlarının zihinlerinde ikinci bir Filistin sorununa dönüşmüştür. Bu, Amerika’nın ve Batı’nın Ortadoğu’ya yönelttikleri terörizmin canlı belgesidir. Üstelik gerici Irak rejiminin ömrünü uzatmış ve yoksun Irak halkını siyasal mücadele sahnesinden gündelik bir fiziksel varlığını sürdürme savaşına geri püskürtmüştür. Irak’a uygulanan ambargonun kaldırılması için mücadele etmek İslamcı terörizme karşı ilerici platformun bir diğer dayanağıdır.

 

4. Etkin biçimde Müslüman ülkelerde ve Batı ülkelerdeki toplumsal İslami ve İslamzede ortamlardaki sekülerizmi savunmak gerek. Gerici kültürel relativizm düşüncesi ve bu ülkelerde ve ortamlarda insanların, özellikle de kadınların medeni ve insani haklarını savunmada yetersizlik siyasal İslam’a insanları korkutmak ve gençleri kışkırtmak için geniş olanaklar sağlamıştır. İnsan haklarının ve insanların medeni haklarının evrenselliği ilke olarak benimsenmelidir ve din ve gerici dini yönetimle her türden işbirliği insan haklarına karşı olarak kınanmalıdır.

 

İslamcı terörizm bir gerçektir. Terörizm Müslümanların işi değil ama İslamcı hareketin resmi siyasetidir. Bu, Batı eliyle Soğuk Savaş döneminde ve Ortadoğu’nun işçileri ve özgürlükçülerine karşı anti komünist mücadelede yaratılmış içi boş bir harekettir. Bu hareket kırılgan ve güçsüzdür. Bölgenin daha büyük ülkelerinde ciddi siyasal ve manevi bir nüfuzu bulunmamaktadır. Bölgenin toplumsal gerçeklerinden geridedir. Batı desteği olmaksızın siyasal İslam bölgede sosyalizm ve sekülerizm karşısında yenilgiye uğrar. Filistin gibi siyasal İslam’ın yazgısının belirleneceği en önemli alanlarından biri olan İran’da siyasal İslamın düşüşü ve çöküşü şimdiden başlamıştır.

 

Sonraki Bölümde:

 
* Bölgede Afganistan’dan başlatılmış olan Amerika’nın savaşı terörizme karşı bir savaş değildir, çünkü yukarda saydığım İslamcı terörizme karşı savaşın gereklerinden hiç birini yerine getirmediği gibi İslamcı hareketin bir kısmına dayanmaktadır da. Buna karşın yine de bana göre Amerika siyasal İslam’la mücadeleye girmiştir. Bu bir güç savaşıdır. Bu çekişme mantıksal olarak siyasal İslam’ın güç kaybına yol açacaktır. Ancak Batı’nın amacı siyasal İslam’ın elenmesi değil, yeni bir denge kurmak üzere siyasal İslam’ı güçsüzleştirmek, evcilleştirmek ve yeni bir düzenleme yapmaktır. Afganistan’daki savaş Batı’nın siyasal İslam’la ilişkisinin yeniden tanımlanması üzerinedir. Biz bu yeni çerçeveyi ve bu yeni işbirliğini parçalamalıyız ve bu yeni koşullarda bölgenin bu gerici güçten kurtarılması için kendi bağımsız siyasetimizi etkin biçimde izlemeliyizdir.
 

* Pasifist tutum Batı ile siyasal İslam arasındaki bu yeni çekişmeyi görememektedir, önemini, ister bu gerici hareketin kurbanları olan halk açısından ister dünyanın yakın gelecekteki siyasal dönüşümleri sürecindeki önemi açısından tanımazlıktan gelmekte ve buna karşı görevsizlik kararı almaktadır. Bu sükunetçi ve tutucu tutuma karşı eleştiriyi teröre ve militarizme karşı insanların direniş hareketinin içine taşımak gerek.

 

* Bu çekişmenin global ve tarihsel boyutları ve yönleri nedeniyle, günümüz dünyasının özellikle de Batı insanlarının ideolojik ve ruhsal özgüllükleri Irak’a, hatta Yugoslavya’ya saldırı döneminden oldukça farklıdır. İnsanların siyasete ve medeni mücadeleye daha geniş ölçeklerde yönelmeleriyle birlikte Amerikan militarizmi siyasal açıdan bu çekişmeden daha güçsüz biçimde çıkacaktır. Sovyetler’in çöküşünden sonra Yeni Dünya Düzeni’nin ayarlarıyla ilgili sürmekte olan bu çekişme ilerici ögenin müdahale etmesi durumunda bu tartışmanın bütününü ve Amerika’nın süper güç olmasının ve külhanbeyliğinin özünü toplumsal bazda eleştiriye uğratabilir. Uluslararası ölçekte özgürlük ve eşitlik sorunu açısından bu siyasal İslam’ın yazgısından daha önemli bir konudur.

+ نوشته شده توسط سهند در شنبه چهارم اسفند 1386 و ساعت 19:29 |